Sahabe-i Kiram Hakkında Müslümanların Sahih İtikadı Nasıl Olmalıdır.Osmanlı Ulema ve Hulefasından Ömer Nasuhi Bilmenin Bu Değerli Eserini Okumak İçin Tıklayınız.

XIX ve XX. Asırda Osmanlı’da Mutasavvıf Müfessirler

Yayınlanma Manşet

Murat KAYA* - Tasavvuf Dergisi 29.Sayı

Özet

XIX. ve XX. asırda Osmanlı Devletin’de yetişen mutasavvıfların ekseriyeti ilim ehli olup, medreselerde ders vermek, husûsî halkalarda ders okutmak, camilerde ve tekkelerde halka ders vermek ve muhtelif alanlarda eserler telif etmek gibi ilmî faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu faaliyetler içinde Tefsîr İlmi’nin ayrı bir yeri vardır. Bu makalede Osmanlı’nın son iki asrındaki tasavvuf erbâbının Tefsîr çalışmaları tedkik edilecektir.

Anahtar Kelimeler: Tefsîr, Tasavvuf, Müfessir, Mutasavvıf, Cüz, Sûre, Âyet.

Abstract

The sufis of 19. and 20th century were also formal scholars graduated from the Madrasah, hence they also lecturd in madrasah and gave public sermons in the mosques in additon to writing books in different fields. Among their activities writing commentaries on the Holy Quran has a special place. This article will study the sufi mufassirs who lived in the last two centuries of Ottoman period.

Key Words: Tafsir, Sufism, Sufi, Sufi Commentaries, Chapter, Verse

Giriş

Çoğu insanın zihninde, mutasavvıfların ilimle fazla meşgul olmadığı, ilmi küçümsediği gibi bazı zanlar yer etmiştir. Bu tür iddiâların hakîkatini görmek için tarihe ve kütüphanelere bakmak îcâb eder. Tarihteki tasavvufî şahsiyetlerin ilim halkalarıyla münâsebetleri nedir, geriye bıraktıkları eserleri nelerdir? Bu, gerçekten geniş ve yorucu bir konudur. Biz buna bir giriş olması düşüncesiyle, makale hacmi dâhilinde, mutasavvıfların Tefsîr ilmiyle münâsebetlerini inceleyeceğiz.

Önceden beri İslâm Toplumu’nda, bilhassa da Osmanlı Devleti’nde âlimlerin tasavvufa yaklaşımı umûmiyetle müsbet olmuştur. Zira Ulemâ ile Meşâyıh, Tekke ile Medrese birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştırmaz. Daha ziyâde zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsîlinde kalbî hassâsiyetlere de ihtiyaç vardır. Bu sebeple Kuruluş Devri’ndeki Osmanlı medreselerinin ilk müderrisleri ve ilk müfessirlerine baktığımızda hemen hepsinin tasavvuf ehli olduğu görülür.[1] Hatta ilk Osmanlı şeyhülislamı Molla Fenârî (v. 834/1431)[2] ve sonraki bazı şeyhülislamlar tarîkat mensubudur. 19. asırda vazife yapan yaklaşık 29 şeyhülislamın 13’ünün bir tarîkata müntesib olması, birisinin bizzat şeyh olarak resmî makamda bulunması, birçoğunun tekke yaptırması veya tekke hazîresine defnolunması, ilmiye sınıfı ile tasavvufî muhitin birbiriyle ne denli kaynaşmış olduğunu gösterir.[3]

Âlimlerin en çok rağbet ettiği tarîkat Nakşbendîlik olmuştur. Daha sonra sırasıyla Mevlevîlik, Halvetîlik ve Celvetîlik gelir.[4]

19. asır, tekke-medrese münasebetleri açısından sâkin ve uyumlu geçen bir devirdir. Hemen hemen bütün tekke mensupları, yazılı eğitime rağbet ederek şer’î ilimleri tahsil etmiştir, okur-yazar olmayan şeyh bulunmamaktadır.[5] Nâdiren ümmî şeyhlere rastlanmakla birlikte hemen hepsinin zamanın îcâbı olan eğitim kademelerinden geçtiği, birçoğunun ilmiye pâyesinin zirvesi olan Rumeli Kazaskerliği’ne çıktığı görülmektedir. Bilhassa Uşşâkiye ve asrın ikinci yarısında yaygınlaşan Hâlidiye meşâyıhının çoğunun müderris, kadı, müftü gibi resmî vazifeleri yürüttüğü, çoğu Anadolu şehirlerinde ilmî çalışmaların onların omuzlarında yükseldiği görülmektedir. Bu asırda tarîkatlar ve tekkeler, sözlü-yazılı kültür tarihimizin en mühim unsurudur. Bunun yanında eğitim-öğretim, bilim ve sanat tarihimizin büyük bir kısmı da yine tasavvuf erbabı tarafından inşâ edilmiştir. Tasavvuf, devlet adamlarından halka kadar her kesimin rûhuna tesir etmiş, âdetâ müslüman toplumun hamurunu oluşturmuştur.[6]

Şeyhler tarafından telif edilen eserler, Tasavvuf’un yanısıra Tefsîr, Hadîs, Fıkıh, Akâid-Kelâm, Mantık, Menâkıbnâmeler, Mektûbât ve Resâil, Edebiyat, Âlet İlimleri, Dil ve Istılah gibi mevzuları ihtivâ etmektedir. Ayrıca tercüme ve şerh faaliyetlerine de sıkça rastlanmaktadır.[7]

Muhtelif alanlarda pek çok eser telif eden tasavvuf erbâbı, Tefsîr ilmine ayrı bir ehemmiyet vermiştir. Mutasavvıfların Tefsîr alanındaki hizmetlerini iki ana başlık altında ele alabiliriz:

I. Tefsîr Dersleri

Ulemâ ve meşâyıh, Cuma, bayram ve diğer günlerde vaaz kürsüsünde sık sık insanlara âyet ve sûrelerin tefsîrini yaparlardı. Hatta bazıları, câmideki ve tekkedeki vaazlarında belli bir tefsîri tâkip eder, baştan sona okuyup îzâh ederlerdi. Bilhassa “tasavvuf erbâbı”nın şifâhî tefsîr faaliyetlerine çok ağırlık verdiği görülmektedir. Mesela Mısrıyye tarîkatından Şeyh Abdüllatîf Efendi’nin Bursa Ulu Camii’nde, Nakşbendiyye’den Kerküklü Şeyh Muhammed Emin Efendi’nin Ayasofya Camii’nde ve dergâhında, Nakşbendiyye’den Şumnulu Şeyh Yûsuf Efendi’nin Edirne Eski Camii’nde, Nakşbendiyye’den Beşkazalı Osman Zühdî Efendi’nin Çinili Câmii’nde, Şâzeliyye tarîkatından Harputlu Abdurrahman Efendi’nin medresesinde, Konyalı Ali Behcet Efendi ve Hoca Hüsâmeddin Efendi’nin haftada bir gün tekkesinde ömrünün sonuna kadar tefsîr okuttuğu nakledilir.[8]

Aynı şekilde Rifâî Şeyh Mustafa Kabûlî Efendi (v. 1244/1829), ömrünü Rûhu’l-Beyân ve Kâdı Beydâvî tefsîrlerinden iki yüzden fazla cild istinsah ederek geçirmiştir.[9] Onun, çok sevdiği bu tefsîrleri müridlerine ve talebelerine okutmuş olması da kuvvetle muhtemeldir.

Seyyid Muhammed-i Senûsî, 1276/1859 senesinde vefât edince mahdûmu ve halîfesi Seyyid Muhammed el-Mehdî ile birâderi Seyyid Muhammed eş-Şerîf irşâd makâmına geçtiler. Bundan sonra, İskenderiye’ye yaklaşık üç gün uzaklıktaki Ca’bûb köyü ma’mûr hâle geldi, birçok zâviyeler yapıldı ve her birinde Tefsîr ve Hadîs dersleri okutulmaya başlandı. Birçok kişi buralardaki derslerden istifâde etti.[10]

Edirne, Sûzek Fakih Mahallesi’nde kendi adına kurduğu tekkede neşr-i feyz eden ve 120 yaşında vefat eden Dâvud Efendi (v. 1283/1866), Eski Câmi’de Arapça ve Tefsîr okutarak yaygın eğitim geleneğini devam ettirdi, halifesi Şumnulu Yûsuf Efendi (v. 1282/1865) bu derslerde ona yardımcı oldu.[11]

Tasavvuf erbabının, Medrese ve ilim halkalarında verdikleri Tefsîr dersleri de az değildir. Meselâ Hâlidî meşâyıh ve ulemâsından Harputlu Yûsuf Şükrü Efendi (1292/1875), bir müddet İstanbul Vefâ Medresesi’nde Kâdı Beydâvî ve Celâleyn tefsîrlerini tedris etmiş, akabinde Medîne Mahmûdiye Medresesi’ne tâyin edilmiştir. Muhtelif eserleri de tab edilmiştir.[12]

Nakşî Seyyid Şeyh Süleymân Hâce (1294/1877) zamanın âlimlerinden birçoğuna tefsîr ve hadîs okutmuştur.[13]

Nakşî şeyhi Trabzonlu Hakkî Efendi’nin halifesi olan ve ilminin çokluğu sebebiyle kendisine “İlmî” lâkabı verilen Abdürrezzâk İlmî Efendi (1258/1842-1325/1906) ömrü boyunca Rûhu’l-Beyân’ı elinden bırakmamış, birkaç defa baştan sona tedris etmiştir.[14]

Hâlid-i Bağdâdî’nin önde gelen halîfelerinden Feyzullah Tortumî’ye intisab eden Şeyhulkurrâ Mustafa Niyâzi Efendi (1325/1907) ömrünü Erzurum’da hâfız yetiştirerek geçirmiştir.[15]

Şeyh Muhammed Saîd Efendi (1331/1913’ten sonra) Şa’bâniyye tarîkatının Bekriyye kolundandır. Tefsîr, Hadîs ve Fıkıh’ta Şam ulemâsının ileri gelenlerindendir. Şam’da hem ilim tedrisiyle, hem de tasavvufî terbiye ile meşgul olmuştur. Ekseriyetle oruçlu bulunur, gece ibadetine çok ehemmiyet verirmiş. Her gün gece yarısından sonra müridleri üstâdın yanında toplanır, birlikte seher virdlerini çekerlermiş.[16]

Şifâhî tefsîr hizmetlerinin bir kolu da Huzur Dersleri’dir. Osmanlılar’da 1759’dan 1924 yılında hilâfetin kaldırılmasına kadar Ramazan ayında padişahın huzurunda tefsîr dersleri yapılırdı. Dersi takrir eden âli­me “Mukarrir”, müzakereci durumunda olan âlimlere önceleri “Tâlib”, daha sonra “Muhatab” denilmiştir. Bir mukarrir ve beş muhatabla başlayan bu derslerde muhatapların sayısı zaman içinde artıp eksilmiş, ders adedi, dersin günleri, saatleri ve müddeti değişikliğe uğramıştır.

Tam bir ilmî serbestiyet içinde yapılan derslerde bir âyet okunarak mukarrir ta­rafından onun tefsîri yapılır, muhatapların sorularına ve itirazlarına mukarrir cevap verir, böylece ilmî bir mübâhase cereyan ederdi. Dersler umûmiyetle Kâdî Beydâvî tefsîrinden yapılırdı.

Her dersin mukarrir ve muhatabları farklı olurdu. Derslere şehzadeler ve devlet vükelâsı da dâvet edilirdi. Harem kadınları ise dersleri bir paravana arkasından takip ederdi.

Bu derslerin sonuncusu 1341 Ramazanında (Mayıs 1923) yapılmış, 26 Receb 1342 (4 Mart 1924) tarihinde hilâfetin ilgası ile birlikte Huzur Dersleri de tarihe karışmıştır. Böylece bu dersler 1172’den 1341’e kadar 169 sene devam etmiştir.[17]

Huzur Dersleri, ilim adamları ve Tefsir ilmi açısından son derece teşvik edici olmuş, pekçok âlim bu vesile ile Tefsir alanında çalışmalar yapmıştır. Atâ Târihi’nden naklettiğimiz şu cümleler bu sözümüz tevsik eder vasıftadır:

“(Huzur Dersleri) Devlet-i aliyye-i Osmaniye’nin şeriat-ı garrâ ve ulûm-i hidâyet-nümâya olan fart-ı rağbet ve riâyet-i âlîsinden ileri gelmiş ve bu şerefe nâiliyet arzusu birçok fuhûl ve fuzalâ-yı ulemanın takdim-i emâsil ve akârib eylemeye sa’y ve gûşişlerine memalik-i mahrûse-i şâhâneden Haleb ve Şam ve Mısır ve Hâdim ve Kayseri ve Karaman gibi ulemâ yetiştiren memalikten mâadâ İran ve Turan ve Horasan ve Dağıstan ve Hindistan ve Buhâra’dan bir nice efâdılin merkez-i saltanat-ı seniyyeye kudümle arzı kemâlât-ı müktesebe eylemelerine bâdî olmağın Dersaadet elhak menba-ı ulûm-i aliyye ve âliye denmeye kesb-i salâhiyet eylemiştir. Zehî hüsn-i ahlâk, salâtîn-i âl-i Osman anınla tezyin-i vücûd-i hilâfet-ünvân etmişlerdir.”[18]

Bu hususta Ebü’l-ulâ Mardin şöyle der:

“Mâlum olduğu veçhile, son iki asrın Ramazan aylarında memleketin irfan merkezi olan İstanbul’da yüksek ilim mahfilleri, huzur derslerine âit şuûn ile uğraşır ve padişah huzurunda takrir olunan münazaralı tefsir derslerinin mübahase ve münakaşalarında varılan neticeler her ilim müntesibini ilgilendirirdi. Havas için Ramazan feyizlerinden biri de bu derslerin muhassalalarından istifade idi. Tefsirde ihtilaflı telâkkîlerden, yüksek ve salâhiyetli ilim meclislerinin tasvibine mazhar olanını öğrenmek, zamanımızda Temyiz Mahkemesi içtihadlarına vukuf derecesinde amelî bir ehemmiyeti hâizdi ve takarrür eden neticede de itmi’nânı temin bakımından müstesnâ bir kuvvet mündemiçti. Çünkü takrir ve tefsir olunacak âyetler üzerinde mütehassıslarca padişah huzurunda mahcub olmamak endişesi de munzam olarak teksif olunan cehd ve mesâi ve çalışma mevzuu olan âyet-i kerîmeye hakkıyla nüfuz için hey’et müntesiplerince kütüphanelerde bütün sene devam eden mükibbâne gayret ve nihayet hararetli bir mübâhase ve münâkaşa süzgecinden geçirilerek ve bazen de seçilen hakemin kararına mutâvaat edilerek tesbit olunan netice, telâkkînin isabetini kabul için katʻî bir karine idi. Bu muntazam ve gayet dikkatli âzamî cehd, şeyhülislam Ebu’s-Suûd merhum gibi mümtaz müfessirler yetiştiren memleketimizde tefsir ilminin de inkişafına medar oluyordu.

Derslerin fâidelerini tamim için takrirlerin, “ilim lisanıdır” diye Arapça değil, Türkçe yazılarak bir eser hâline ifrâğı, İkinci Abdülhamid devrinin evâsıtına doğru emrolunmuş ve bu iradeden sonra mukarrirlerden bazıları takrirleriyle sual ve cevapları Türkçe birer risale hâlinde tedvin ve zât-ı şâhâneye takdim ettikleri cihetle, masruf mesai bu sâyede kısmen olsun muhâfaza olunabilmiştir. Tesâdüf edilen risâlelerde muhatapların, suallerini zâtî mühürleriyle de tevsik ettikleri görülmektedir.

Memlekette temeyyüz eden ve diğer resmî vazifelerden tecerrütle kendilerini tamamen ilme hasreyleyen zamanın Osmanlı ve yabancı güzîde büyük İslâm âlimlerinin, halife huzurunda resmî mâhiyeti hâiz olarak akdettikleri münâzaralı meclislerde, Kur’ân’ın tefsiriyle ilgili bahisleri aklî ve naklî muhtelif ilimlerden bi’l-istifâde en hurde teferruata kadar serbest tenkit ve münâkaşa yoluyla tesirden mümkün olduğu kadar âzâde sûrette taʻmîk ve tetkik edip aralarında katʻî bir neticeye varmış olmaları ve bazen de ilmî kudretleri müttefekun aleyh olan mümtaz ve reyi muta zevâtın padişah vâsıtasıyla hakemliğine müracaat edilerek bu kudretli şahsiyetin reyine müttefikan âmil olmaları şüphesiz ki ilmî büyük bir hâdisedir.”[19]

Bu derslerde vazife alan pek çok tasavvuf erbâbı âlim bulunmaktadır.

Meselâ Huzur Dersi muhataplığı ve Selânik Kadılığı vazifelerinde bulunup husûsî derslerle birçok talebe yetiştiren Hâfız Muhammed Emin el-İstanbûlî (v. 1281/1864), “üstadlık şerefini hâiz oldukları halde kendi tilmizleri bulunan Mevlânâ Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri’ne bi’l-intisâb mürîdlik şerefini de ganimet” bilmişlerdir.[20] Daha evvel Abdullah el-Mekkî’den hilâfet aldığı da nakledilir.[21]

Gümüşhânevî’nin (1813-1893) ikinci halifesi Safranbolulu İsmâil Necâtî Efendi (v. 1339/1920) Bâyezîd Desiâmlığı ve Huzur Dersleri Muhâtablığı yapmış, üçüncü halifesi Ömer Ziyâüddîn Dâğıstânî’ye (v. 1339/1921) ise, Sultan Vahdeddin bizzat tekkesine gelerek şeyhülislamlık teklif etmiştir.[22]

Nakşî-Şâzilî şeyhi Büyük Beyzâde Hacı Ali Efendi’ye (1322/1904) intisâb eden Abdüllâtîf Harputî (1330/1914), Dârulfünûn’da İlm-i Kelâm muallimi olmuş ve Huzur Hocalığı vazifesinde bulunmuştur.[23]

Kendisine “Reîsü’l-ulemâ” denilen Tikveşli Yûsuf Ziyâeddin Efendi (1245/1829-1339/1921), pek çok âlim yetiştiren büyük bir üstaddır. Ancak kendisi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye intisâb etmiştir.[24] 1282’de Huzur Dersleri’ne muhâtab tayin edilmiş, 1291’de mukarrirliğe yükselmiştir. 1326’ya kadar uzun seneler “Huzur Dersleri” mukarrirliğinde bulunmuştur.[25]

Şifâhî tefsir faaliyetlerinin mühim bir kolu da Osmanlı Sarayı’nda mûtad olarak tedrîs edilen tefsir dersleridir. Bunlar Huzur Dersleri’nden farklıdır; sene boyunca devam eder ve sarayda padişahın istediği herhangi bir yerde yapılabilir. Hatta bazen seher vakti, sarayda vazife sahibi büyük hocalar tarafından münâvebe yolu ile tefsir tedris edilir. Ramazan’da bir taraftan Huzur Dersleri devam ederken, diğer taraftan da mûtad tefsir derslerinin yapıldığı anlaşılmaktadır. Huzur derslerinde mubâhese ve münâzara vardır. Hâlbuki mûtad tefsir dersini yalnızca mukarrir verir, ders devam ederken kimse konuşarak ders veren zâtın huzurunu ihlal edemez.[26]

Gerek Huzûr Dersleri’nde gerekse mûtad tefsir derslerinde, bu vesîle ile ilim ve fazîlet erbabına hürmet ve ikrâm kasdı da bulunmaktadır:

“Devlet-i aliyye-i Osmaniye -dâmet bi’s-saâdeti’l-ebediyye-’nin ibtidâ-yı nur-u zuhur-u cihân-ârâsından beri ulûm-i şerîfeye olan rağbet-i mahsûsası cihetiyle erbâb-ı ulûm ve fazâile hürmet ve ikrâma bahane olmak üzere eyyâm-ı meserrette ve bazı evkât-ı mes’ûde ve mahsûsada huzur-i humâyunda meclis-i şerîf-i ilmî akdi âdet-i kadimedir.”[27]

“İlmi terğîb eylemektir, ehl-i ilme iltifat!”[28]

Derslerin hâricinde tefsir ilmiyle farklı şekillerde münâsebeti olan mutasavvıflar da mevcuttur. Meselâ 1340/1922 senesinde Sa’diyye, Nakşiyye ve Rufâiyye tarîklarından hilâfet alan Hüseyin Sa’deddin el-Örfî Efendi’nin (1317/1899-1340/1922’den sonra) Tefsîr ilmine şiirle hizmet ettiği söylenebilir. Onun şu şiiri manzum bir tefsîr mahiyetindedir:

Ey kâil-i Lâ havle ve lâ kuvvete illâ

Kâfî sana dâreynde hep “urve-i vüskâ”[29]

Varlıkda gören kendini bu dehr-i fenâda

Sûretde selîm olsa da ma’nâ-yı “fe-terdâ”[30]

Vâreste ider âdemi her nâm u nişândan

Ol nükte-i ma’nâdaki “insânu daîfâ”[31]

Sen rızkını dünyâda beşerden umuyorsun

Kâfî mi değil nefsine “bi’llâhi kefîlâ”[32]

Aldanma ki âlâyîş-i dünyâ-yı denîye

Hubbu’s-suver “kâne leke hubbete keydâ”

Her kim bu mezâhirde Hudâ’yı göremezse

A’mâ olur ukbâda “Ve lev kâne basîrâ”[33]

Mâni’ mi olur vuslata isyân-ı beşer hîç

Kim kalb ü lisâniyle ki dir “Tübtü nasûhâ”[34]

Mûsâ bile hayret-zede-i sırr-ı “Ene’llah”[35]

Her kes olamaz vâsıl-ı dergâh-ı “Ev ednâ”[36]

Ol câh-ı Muhammed kimin idrâkine sığmış

Mi’râc-ı Mesîhâya da pinhân “Fe-tedellâ”[37]

Bir bendesi olsun bu Rasûl’ün o nebîler

Âşık ana Yahyâ da ve Îsâ da ve Mûsâ![38]

Buraya kadar zikrettiğimiz isimler, birkaç misalden ibarettir. Tasavvuf ehlinin tefsîr faaliyetleri ise daha fazla ve daha yaygındır. Hemen her şeyhin, halifenin veya herhangi bir tarîkata müntesib âlimin etrâfında halkalar oluşmuş, sohbetlerin yanında muhtelif dersler de okunmuştur. Bunların başında ise tefsîr dersleri yer almaktadır.

II. Tefsîr Eserleri

Tasavvuf erbâbı, tam tefsir, cüz tefsirleri, hâşiye, ta’lîk, ulûmu’l-Kur’ân ve ulûmu’t-Tefsîr’e dâir eserler kaleme almışlardır. Bâzı âlimler de mühim bilgilerin büyük tefsîrlerden bulunup okunması zor olduğu için kısa sûre ve âyet tefsîrleri yazmışlardır. Bu sebeple daha çok sûre tefsîrleri yapılmıştır. Fâtiha, Yâsin, Mülk, Nebe’, Vâkıa, İhlâs gibi fazîletine dâir hadîs-i şerîfler bulunan sûrelere ağırlık verilmiştir.

Bu devirde yazılan eserlerde daha çok, Beydâvî, Râzî, Zemahşeri, Semerkandî, Rûhu’l-Beyân, Ebu’s-Suûd, Şeyhzâde Hâşiyesi, Hâzin, Nesefî, Neysebûrî, Beğavî, Ebû Hayyan Mevâhib, Tibyân gibi herkes tarafından kullanılan muteber tefsîr kitaplarından, Akâid’e, Fıkh’a ve Hadîs’e dâir eserlerden ve Mevlânâ, Sa’dî-i Şirâzî gibi tasavvuf ve edebiyat üstadlarından istifade edilmiştir.

Mutasavvıf müfessirler umûmiyetle, şahsî fikir, kanaat ve yorumlarını serdetmekten kaçınmış, daha çok önceki tefsîrlerden nakillerde bulunmuş veya kendilerine göre bazı sentezler yapmışlardır. Bunun en mühim sebebi de Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfleridir:

“Kim Kur’ân hakkında kendi re’yi ile söz söylerse Cehennem’deki yerine hazırlansın!”[39]

“Kim Kur’ân hakkında kendi re’yi ile bir şey söylerse, bu görüşünde isabet etse bile hatâ etmiştir.”[40]

Bu devirde tasavvufî tefsîrler, zâhirî tefsîrlere nisbetle daha fazladır. Zira insanlar tasavvufî tefsîrlere daha çok rağbet etmişlerdir. İlmiye sınıfı, daha çok ilmî tarzda yazılan Arapça tefsîrleri okurken, halkın umûmu Semerkandî, Mevâhib ve Tibyân gibi tefsîrleri tercih etmiştir. Bu tefsîrlerin en mühim hususiyeti, rivayete ve tasavvufî yorumlara ehemmiyet vermeleridir. Böyle olmayan tefsîrler de mütercimler tarafından bu açılardan zenginleştirilmiştir.

Tercüme tefsîrlere veya âyet-i kerîme meallerine baktığımızda bunların umûmiyetle tefsîrî tercüme niteliğinde olduğunu görürüz. Müfessirler, metni harfi harfine çevirmekten ziyade mânânın daha iyi anlaşılabilmesi için gayret etmiş, bu maksadı gerçekleştirebilmek için de cümleyi uzatmaktan kaçınmamışlardır. Bazen de önce kelime mânâları verilmiş ancak bu durumda düzgün bir ifade çoğu zaman ortaya çıkmamış, sonunda bu eksiğin telafisi için daha rahat ve toplu bir mânâ düzgün cümleler hâlinde ortaya konmuştur. Bu durum şüphesiz, tercümenin aslın mânâsını tam olarak ifade edememesinden kaynaklanmaktadır. Bunun yanında âlimlerimiz başka eserlerden nakillerde bulunup güncel meselelere de temas etmişlerdir. Neticede ortaya çıkan kitap, her ne kadar “tercüme” diye isimlendirilse de tercüme-şerh veya telif eser hüviyeti kazanmıştır.

Bu umûmî mâlûmâttan sonra şimdi 19. asırda tasavvuf erbabının kaleme aldığı Tefsîr’e dâir eserlerin bir listesini takdim edebiliriz.[41] Şüphesiz ki bizim ulaşamadığımız başka eserler de mevcuttur. Bunlar ya kütüphane kayıtlarına girmemiş veya şahsî kütüphanelerde kalmış eserlerdir.

Listeyi hazırlarken müelliflerin vefat tarihlerini esas aldık. Daha evvel yazılıp bu devirde basılan eserleri farklı bir liste hâlinde tanzim ettik. Listede, zaman zaman müellifler ve eserleri hakkında kısa notlara da yer verdik.

A. XIX. Asırda Mutassavvıfların Tefsîre Dâir Eserleri

1. İsmâil Müfîd Efendi İstanbûlî (v. 1217/1802): Tedris ve telif ile imrâr-ı hayat etmiş faziletli bir şahıstır. Nakşî halîfelerindendir.

Tefsîr-i Beydâvî Hâşiyesi; Nebe’ Sûresi Hâşiyesi.[42]

2. Müftizâde Şeyh Mehmed Sâdık b. Abdurrahim (v. 1223/1808): Nakşbendiyye tarîkatına müntesibdir.

Hâşiye alâ tefsîri’l-Beydâvî (Fâtiha Sûresi’ne haşiyedir. Âşir Efendi Ktp.’ndedir).[43]

3. Mantıkî Mustafa Efendi (v. 1244/1828): Faziletli bir zâttır. Bursalı Mehmed Tâhir Bey, onun hakkında: “Eserleri mütâlaa edilince mazınnadan (Allah dostlarından) bir zât-ı âlî oldukları anlaşılmaktadır” der.

Hâşiyetü’l-Beydâvî (Nebe’ cüz’üne dairdir); Tebşîru’l-mülûk fî ahseni’s-sülûk (Nahl Sûresi 90. âyet-i kerimenin tefsîridir).[44]

4. Gazzîzâde Abdüllatîf Efendi (v. 1247/1832): Faziletli bir zâttır. Halvetiyye-i Mısriyye tarîkatına mensubdur.[45]

Esrâr-ı Fâtihati’l-Kitâb (Farsça, 3 vr. Telif tarihi: 1202/1788. Müellif nüshası: Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, no: 217/1); Tefsîru’l-Fâtiha el-müsemmâ bi-Fütühât-ı Kenzü’l-Kur’ân (Fâtiha Sûresi’nin rivâyetlere ve tasavvufî yorumlara dayalı tefsiridir. Türkçe, 366 vr.[46] Telif tarihi: 3 Receb 1235 / 16 Nisan 1820. Müellif nüshası: Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, no: 211. Diğer nüshası: İstanbul Ü., Ktp., AY, no: 3226, 420 vr.); Tefsîru’l-Kur’ân (Arapça. Kütüphânelerde ikinci ve üçüncü ciltleri mevcuttur. 2. cild Nisâ Sûresi ile Nahl Sûresi 74. âyet arasının tefsîridir. Telif tarihi: 1228/1813. Müellif nüshası: Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, no: 218, 421 vr. 3. cildde ise Sâffât Sûresi’nin 117. âyetine kadar tefsir edilmiştir. Telif tarihi: 1 Muharrem 1247 / 12 Haziran 1831. Müellif nüshası: Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, no: 2110, 305 vr.); Tenkîhu Zübdeti’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân (Türkçe. Telif tarihi: 1245/1829. Beş cild olan eserin iki cildi mevcuttur: Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Orhan Gazi, no: 220-221, 176+174 vr.); Nâsih u Mensûh (Usûl-i tefsîre dâirdir)[47]; Risâle-i Levha-i Hümâyun der-Tefsîr-i Âyet-i “İnnallâhe ye’müruküm en tüeddü’l-emânâti ilâ ehlihâ…” (en-Nisâ 4/58)[48]; Tefsîru Fâtiha ve İhlâs ve Muavvizeteyn ve’s-Selâmu alâ Nûhin, Selâmun alâ İbrâhîm, Selâmun alâ Mûsâ, Selâmun alâ İlyâsîn fî risâletin vâhidetin.[49]

5. Abdullah bin Osman el-Hanefî et-Tirevî (v. 1249/1833): İslâmî ilimlerde rüsûh sahibi bir âlimdir. Bursalı Mehmed Tâhir, “Lisân-ı tasavvufa da vâkıf oldukları eserlerinden istidlâl olunmaktadır” der. Tasavvufî meselelere dâir eserleri de vardır.

Risâle fî kavlihî teâlâ “Ve amilu’s-sâlihât” (Bu âyet-i kerimedeki “sâlihât” kelimesinin mef’ûl-i mutlak olduğunu söyleyerek bunu Sarf, Nahiv, Vad’, Kelâm, Hikmet-i İlâhî, Meânî, Usûl ilimlerine tatbik ederek şerhetmiştir); Risâle fî kavlihî teâlâ “el-Mâlü ve’l-benûne zînetü’l-hayâti’d-dünyâ”; Risâle fî kavlihî teâlâ “İnnâ enzelnâ”[50]; Risâle fî kavlihî teâlâ “Ve Rabbuke yahluku mâ yeşâu” (Arapça, yazma, Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi, no: 2120, 1. c., 17-18 vr.); Risâle fî tefsîri kavlihî teâlâ “Ve’llezîne câhedû fînâ” (Arapça, yazma, Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi, no: 2120, 1 c., 19-20 vr.).

6. Rüşdî Ahmed Efendi (v. 1251/1835): Karaağaç müftüsü idi. Nakşbendiyye tarîkatına mensubdur.

Âyât-ı Secde Risâlesi.[51]

7. İbn Âbidîn (1198-1252): Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne intisâb etmiştir. Üstâdının aleyhine konuşup yazan kişilere karşı Sellü’l-hüsâmi’l-Hindî li-nusrati Mevlânâ Hâlidi’n-Nakşbendî ismiyle bir reddiye kaleme almıştır. Bir kitap hacmindeki bu risâle Mecmûatü resâili İbn Âbidîn’in (İstanbul ts.) 2. cildinde yer almaktadır. Aynı cildde yer alan “Ricâlü’l-gayb”a dâir diğer bir risâle ile birlikte Yusuf Ertuğrul tarafından Mânevî Kişiler ve Halleri ismiyle Türkçe’ye tercüme edilip neşredilmiştir. (Konya 1429/2008) Elli dört yaşında vefât eden İbn Âbidîn, bu kısa ama bereketli ömründe çok sayıda eser bırakmıştır. Eserlerinin çoğu şerh ve hâşiye türündendir. Ama bu eserler onun kendi orijinal fikrinin mahsulüdür. Öyle ki Kâdî Beydâvî üzerine hâşiye yazmak istediğinde, önceki tefsirlerin söylemediği bir şeyleri yazmayı kendi kendine şart koşmuştur.[52]

Hâşiye ale’l-Kâdî el-Beydâvî.[53]

8. Abdullah Eyyûbî (v. 1252): Reîsü’l-kurrâ idi. Zâhirî ilimleri tahsil ettikten sonra Nakşî büyüklerinden Murad Buhârî Dergâhı şeyhi Muhammed Efendi’ye intisâb etti.

Tefsîr-i Sûre-i Feth; Levâmiu’l-bedr fî şerhi Nâzımeti’z-zehr (yy. ts., 136 s. Arapça. Şâtıbî’nin Nâzımetü’z-zehr kasidesinin şerhidir. Süleymaniye Ktp., İbrahim Efendi, no: 27); Rahmâniyye mine’t-tefsîr; Îkâzu’l-kurrâ; Şerhu mîzâni’l-kurrâi’l-aşere.[54]

9. Gözübüyükzâde İbrahim el-Kayserî (1160-1253/1838-1839): Nakşî meşâyıhından Ebû Saîd Muhammed Hâdimî’nin tilmîz-i hâssı Büyük Hüseyin Efendi’den aklî ve naklî ilimleri tahsil etmiştir.

Tefsîru Cüz’i’n-Nebe’ (Amme Cüz’ü’nün tefsirini ihtivâ eden eser Nas Sûresi’nin sonunda nihayete ermektedir. Arapça. 120 vr., 19 satır. Diyanet İşleri Başkanlığı Ktp., Yaz. D. no: 95)[55]; Risale fî hakkı Besmele (Mecmûatü’l-kavâid içinde); Tercüme-i Sûre-i Duhâ ve’l-Kadr ve’l-Asr (İstanbul 1287, küçük boy, 24 s. Türkçe).[56]

10. Şeyhülislâm Kadızâde Tâhir Efendi (v. 1254/1838): Tokatlı Ömer Efendi’nin mahdumudur. Huzur Dersi hocalarındandır. 1205/1790 senesindeki 4. meclise muhatap olarak iştirak etmiştir. 1233/1818’de İstanbul Kadısı, 1238/1823’te Anadolu Kazaskeri, 1241/1825’te Şeyhülislam olmuştur. Kâdirî tarîkatına mensuptur. Altı Mermer civarında Küçük Hamam bitişiğindeki Kâdirî Dergâhı’nı ihyâ etmiştir. Eyüb’de Bostan İskelesi kabristanında medfundur.

Sûre-i İhlâs Tefsîri.[57]

11. Ortaköylü Ferruh İsmail Efendi (v. 1256/1840): Birçok tarîkattan hilâfet almasına rağmen Bektâşîlikle itham edilmiştir. Yahyâ Efendi Dergâhı’na bitişik mezarlıkta medfundur.

Tefsîr-i Mevâkib/Terceme-i Tefsîr-i Mevâhib (2 cilt, İstanbul, 1282/1865.[58] Meşhur sûfî ve şâir Abdurrahman-ı Câmî vasıtasıyla Nakşbendî tarîkatına in­tisap eden Hüseyin b. Ali el-Kâşifî’nin (v. 900/1494) el-Mevâhibü’l-aliyye isimli Farsça tefsîrinin tercümesidir. Tercüme tarihi: 1246/1830).[59]

12. Molla Halil Siirdî (v. 1257/1841): Tahsîle başlarken İbrahim Hakkı Erzurûmî Hazretleri’nin duasına mazhar olmuştur. Daha sonra Kâdiriyye tarîkatı şeyhlerinden Ahmed Reşidî Efendi’nin halifesi olmuştur.[60]

Basîratü’l-kulûb fî kelâmi Allâmi’l-Ğuyûb (372 vr. tam tefsîr)[61]; Tefsîru’l-Kur’ân (Kehf Sûresi’ne kadar. Öncekine göre daha mufassal bir tefsîrdir. 152 vr.).[62]

13. Kayserili Mehmed Saîd Efendi (1257/1841): Meşâyıh-ı Nakşbendiyye ulemâsından bir zâttır. Nûrî Muhammed Şemseddin Efendi’nin mürşididir. Hacı Bektaşî Velî dergâhı meşîhatına tâyin olunmuştur.

Tefsîr-i Sûre-i ve’d-Duhâ (Beşiktaş Yahya Efendi Ktp.’nde mevcut); Tefsîr-i Sûre-i ve’l-Âdiyât (Arapça. 34 vr. Süleymaniye Ktp., H. Hayri-Abd. Ef., no: 36).[63]

14. Mehmed Emîn Efendi (v. 1264/1847): Eyüb İmamı olarak tanınır. Halvetîliğin Sünbülî Kolu’na bağlı Ağaçayırı Tekkesi postnişinlerindendir. el-Âsâru’l-Mecîdiyye fi’l-menâkıbı’l-Hâlidiyye isimli eseri vardır.

Ashâbu’l-Kehfi ve’r-Rakîm (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1264/1848, 63 s. Osmanlıca)[64]

15. İmamzâde Es’ad Efendi (v. 1276/1859): Halvetiye tarîkatının Yiğitbaşı şubesinden hilâfet almıştır. Süleymaniye Câmii hazîresine defnedilmiştir.

Bakara Sûresi 212. Âyet-i Kerîme’nin Tefsîri (İstanbul Ü. Ktp., İbnü’l-Emîn, no: 2649, vr. 30-33).[65]

16. Mîrgânî Muhammed Osman (1208-1268/1793-1851): Hanefî mezhebine mensub bir mürşiddir. Tefsîr, Hadîs, Fıkıh gibi ilimleri tahsil ettikten sonra sûfiyye tarîkına sülûk ederek Nakşbendî, Kâdirî, Şâzelî, Cündî, Mirganî tarîklerine intisab etmiştir. Mirganiyye tarîkatı, ceddi Seyyid Abdullah’ın tarîki idi. Kendisi bu tarîkatı Hicaz havâlisinde, Saîd-i Mısır’da ve Sûdan’da neşre muvaffak olmuştur.

Tâcu’t-tefâsîr li-kelâmi’l-Meliki’l-Kebîr, (Mısır: Bulak Matbaası, ts. 272+271 s.).[66]

17. Âlûsîzâde Mahmûd Efendi (1217/-1270/1802-1854): Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’ne intisâb etmiştir. Üstadı ile mektuplaşmışlardır. Mevlânâ Hâlid’in Buğyetü’l-vâcid isimli mektûbâtının 93. mektubu, İmâm Âlûsî’nin mektubuna cevaptır. Âlûsî, Nüzhetü’l-elbâb isimli eserinde ders okuduğu hocala­rını sayarken Mevlânâ Hâlid’i methedib aleyhinde bulunanlara cevap verir. Şöyle der:

“Mevlânâ Hâlid’in bana karşı şefkati çoktu, ilimle meşgul olmamı emretti. İlimle birlikte tarîkatın feyz ve bereketinden mahrum olmayacağıma kefil oldu. Devamlı onun kefil olduğu feyz ve bereketi bekliyorum. Şimdi sanki tarîkatın feyz ve bereket denizi içinde yüzüyorum… Şam’da O’nun mübarek ruhu şerîfi Cennetin yüce makamlarına uçtu. Vefâtı sebebiyle bütün müslümanların kalbi hüzünle doldu. Vefatına dair birçok mersiyeler yazıldı. Onlardan biri de Seyyid Cevad Siyahpuş’un yazdığı mersiyedir. Bu esere güzel bir şerh yazdım. Adını el-Feydu’l-vârid alâ mersiyet-i Mevlânâ Hâlid koydum.”[67]

Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb’i’l-Mesânî (Âlûsî, yazdığı tefsîrin ilk kısımlarını Sultan Mahmûd’un kütüphânesine hediye etmiş, daha sonra yazdığı üç cildi Sultan Abdülmecid’e ithâf etmiş, son iki cildini de 1267’de tamamlayarak bizzat İstanbul’a getirip Sultan Abdülmecid’e takdim etmiştir. Abdülmecid de 9 ciltlik bu yazma nüshayı 1268 tarihinde Koca Râgıb Paşa Kütüphanesine vakfetmiştir. No: 185-193).[68]

18. Ferdî Abdullah Efendi Mağnîsâvî (v. 1274/1858): Turgutlu kasabasındandır. İstanbul’da tahsilini ikmal ettikten sonra kasaba müftülüğünde bulunarak ilim neşretti. Daha sonra Hicaz’a giderek Mekke-i Mükerreme’de Nakşî büyüklerinden Hindî Muhammed Cân Efendi’ye intisâb ederek hilâfet aldı ve memleketine döndü. Şeyhü’l-İslâm Ârif Hikmet Bey’in delaletiyle İstanbul’da Fâtih civarındaki Emîr Buhârî Dergâhı şeyhliğine tayin olundu. Bu vazifede iken 1274’te vefat ederek dergâhın hazîresine defnedildi.

Âyât-ı Mensûha Tercüme ve Şerhi (İmam Süyûtî’nin Âyât-ı Mensûha risâlesini 1259’da manzum olarak tercüme ve şerh etmiştir. Müellif nüshası Turgutlu Hüseyin Ağa Ktp.’ndedir).[69]

19. Molla Ebû Bekr el-Külâlî (v. 1280/1863): Tasavvufa âşina bir âlimdir.

Safvetü’t-tefâsîr.[70]

20. Kütahyalı Evliyâzâde İsmâil Hakkî Efendi (v. 1282/1865): Meşâyıh-ı Nakşbendiyye fudalâsındandır.

Miftâhu’t-tefâsîr (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1289, 295 s. 19 cm. Mufassal Fâtiha-i Şerîfe tefsîri).[71]

21. Şumnulu Yûsuf Efendi (v. 1282/1865): Nakşî meşâyıhından ve İlm-i Kıraat mütehassıslarındandır. Edirneli Şeyh Dâvud Efendi’nin en meşhur halifesidir. Eski Câmi’de Arapça ve Tefsîr dersleri okutmuştur.

İm’ân fî cem’i’l-Kur’ân (Kur’ân-ı Kerîm’in cem’i ve tertîbi hakkındadır).[72]

22. Şeyh Ebû Bekir el-Bennânî (v. 1284/1867): Ehl-i tasavvuftan fâzıl bir âlimdir. Tasavvufa dâir altmıştan ziyade eseri vardır.

Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (İşârî tefsîrdir).[73]

23. Ebû Bekir en-Nakşbendî (v. 1287/1870): 1224/1809 senesinde Musul’da doğdu. Aklî ve naklî ilimleri tahsil ettikten sonra Nakşbendî tarîkatına intisâb etti. Önce Şâh Veliyyullah ed-Dehlevî, ardından Şeyh Muhammed Can Hazretleri’ne hizmette bulunarak feyz aldı. Bir müddet Mekke-i Mükerreme’de bulundu. Döndükten sonra Bağdad vâlisi Davud Paşa’nın, kendisi için yaptırdığı dergâhta hizmet verdi. 1260/1844 senesinde Rusya ile yapılan savaşa müritleriyle katılmak üzere Kars’a gitti. Savaştan sonra İstanbul’a, oradan da Bağdad’a döndü. Ömrünün sonuna kadar irşâd hizmetlerinde bulundu ve tefsirinin telifiyle meşgul oldu. 1287’de vefat edip dergâhına defnedildi.[74]

Tefsîru dürreti’l-yetîme tahte hakîkati’l-Muhammediyye (Arapça, 485 vr., 24 satır. Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, no: 82).[75]

24. Hoca Sâdık Efendi Pirâvâdî (v. 1290/1873): Tarîkaten Nakşbendî-Hâlidî’dir. İlm-i Hadîs ve Tefsîr’de sâhib-i ihtisâs ve edîb bir zâttır. Arapça, Türkçe, Fârsça lisanlarına bihakkın vâkıf olduğu gibi Fransızca ve Rumca’ya da âşinâ idi.

Risâle fî tefsîri ba’di’s-süver/Bazı Sûre-i Şerîflere Tefsîr.[76]

25. Hâmid Efendi Karsî (v. 1291/1874): Nakşbendiyye tarîkatına müntesibdir.

Sûre-i Abese Tefsîri (Yazma).[77]

26. Osman Necâtî Eskişehrî (1226-1293/1811-1876): Âlim ve fâzıl bir zât idi. 1265-1284 seneleri arasında Huzur Dersleri’nde muhatap olarak bulunmuştur. Eserinden tasavvuf ehli bir zât olduğu anlaşılmaktadır.

Tefsîru’n-necât (İstanbul 1288, 427 s. Türkçe).[78] Bu eser daha çok işârî tefsîr husûsiyetlerini taşımakla birlikte dirayet ve rivayet yönü de hissedilmektedir. Müfessir, âyetleri tefsîr eden diğer âyetleri ve hadîsleri aynen tercüme ederek mânâlarını açıklamış, bir de yeri geldikçe şiirler, darb-ı meseller ve hikâyelerle sözün akışını sağlamış, zaman zaman usul kaidelerini ve furu’a dair meseleleri de izah ederek eserini akıcı ve câzip hâle getirmiştir. Mesela Nebe sûresinin üçüncü âyetini “Ki onlar âhiret hakkında ihtilafa düşmüşlerdir” tefsîr ederken ilgili âyeti kerimeleri, hadîs-i şerîfleri, Arapça hikmetli sözleri yeri geldikçe açıklamakla birlikte Hazret-i Mûsâ ve Firavun kıssasını anlatarak bu kıssanın işârî yorumunu yapar. Hz. Mûsâ ile Hârun’u kalb ile akla, Firavun’u nefs-i emmareye, asâyı La ilâhe illallah tevhidine ve deryayı da ruha benzeterek bazı nasihatlarda bulunur. Nefse ve hevâya uymayıp bunları bıraktıktan sonra ancak rûhen bir yükselişin mümkün olduğunu ifade ettikten sonra Allah’ın her şeyi gördüğünü misallendirmek için şöyle der:

“Zira dünya ve âhiret mülkü ona maksûr ve münhasır olup ol Padişah-ı Lem Yezâl’in kabza-i kudretinden ve tealluk-ı basarından bîrûn mekân mevcût değildir ki ol mekânda vuku bulan mâsiyete basîr ve alîm olmıya! Hatta karanlık gecede vâdi-i cibâlde bir hacerin menfezinde sakin olan bir sivrisinek, cenahlarını neşr ve pervaz eylese kanatlarının tul ve arzı ne miktar olduğunu bilir ve görür.”[79]

Tefsîrin başında şöyle der:

“…ve cümle cihânı insan içün ve ânı kendi ma’rifeti içün halk ve îcâd ve hakâyık-ı eşyâ ile dekâyık-ı me’ânîyi bi’l-cümle anda icmâl ve ızhâr edüb rûh-ı insanı Câmi’ ismine sûret ve hâmil-i emânet ve mahrem-i esrâr-ı hikmet eylemiştir…”[80]

Felâk Sûresi’nin son âyetinde ise şöyle der:

“Tâlib-i irfân içün ibtidâ lâzım olan budur ki nazargâh-ı Hudâ olan kalbini evsâf-ı zemîmenin usûl-i erbaasından tâhir kılur. Ânın biri tûl-i emeldir ve biri emirde acele etmektir ve biri hased ve biri kibirdir.”[81]

27. Muhammed Hayruddin Han Hindi Haydarabadi (1294’den sonra):

Kitâbu’t-tefsîri’l-cemâlî ale’t-Tenzîli’l-Celâlî (4 cilt, Kahire: Bulak Matbaası, 1294/1877).[82] Mevlana Şeyh Muhammed Cemaleddin Hindî Dehlevî, ömrünü Kur’ân-ı Kerîm’in ve tefsîrlerinin yaygın bir şekilde öğrenilmesi, baskılarının yapılıp dağıtılmasına vakfetmiş bir kişi olduğu için dedesi Müceddidî meşâyıhından Şah Veliyyullah ed-Dehlevî’nin Farsça Kur’ân tefsîri olan Fethu’r-Rahmân’ın tercümesini ve diğer tefsîrleri devamlı okutmakta ve farklı dilleri kullanan toplulukların da istifadesi için Fethu’r-Rahmân’ı Afgan diline tercüme ettiği gibi Türkçe’ye tercümesini de istemektedir.[83] Erbâb-ı himmetin, tefsîrin Türkçe’ye de kazandırılmasını istemeleri üzerine bizzât kendisi Hayrettin Han’dan rica ederek bu vazîfeyi yerine getirmesini talep etmiştir. Hayreddin Han da bazı faydalı bilgileri ve lüzumlu îzahları ilâve ederek tercümeyi gerçekleştirmiştir. Tercüme olarak kaydedilen cümlelerin başına te, faide başlığı altında tefsîr niyetiyle konulan cümlelerin başına ise fe harfi konulmuştur.

Müfessir, tefsîrin sonunda insanların imanlarının zayıfladığı, âhiretten daha çok dünyaya ehemmiyet verilmeye başlandığı, dolayısıyla Kur’ân’ın ve dini ilimlerin kimse tarafından öğrenilmediği ve evlatlarına öğretilmediği, bunun neticesi olarak nesillerin hidayetten sapıp heva ve heves yoluna, şeytanın izine gittikleri; bütün himmetlerini yeme, içme, şehvet ve bedenin rahatı için sarfettikleri için helal-haram demeden ellerine geçeni yedikleri; zinâ, livata gibi büyük günahlardan çekinmedikleri, gayrimüslimlerle beraberliklerinin artması sebebiyle zamanla aralarında bir fark kalmayıp kalpleri arasında muhabbetin peydâ olduğu gibi hususlardan şikâyetle insanların, ehl-i İslâm’a sünnet olan selamı dahi unuttuklarını söyledikten sonra şöyle der:

“İmdi insanı tarîk-ı Hakk’a hidayet idüb nefsini tezkiye ve terbiye itmeğe Kur’ân gibi bir mürşid-i kâmil olamaz ise de fakat bu dahi Tûtî kuşunun bir kaç söz öğrenüb mânâsını bilmeyerek ağzından çıkardığı gibi Kur’ân’ın yalnız elfazını teallüm idüb mahâric ve tecvid-i hurûfuna sarf-ı evkât ile hâsıl olmaz. Elfâzı okumak lisanın hazzı olub mânâsını tefekkür ve mûcibince amel itmedikçe kalbe bir şey sirayet itmez. Nice hâfızlar var ki ömürlerini tecvide sarf idüb mânâyı fehm itmemekle ve tefsîr cânibine gitmemekle Hudâ ve Rasûl’den gâfil ve câhil kalmışlardır…”[84]

Bu sözlerin söylendiği zamanda halkın Kur’ân kültürü ve bilgisi ile dini hassasiyetinin bu günle kıyas edilemeyecek kadar yüksek olduğu âşikardır. Buna rağmen Cemâleddin Han ve Hayreddin Han gibi himmet sahibi kimseler insanların dînî terbiyesi ile yakından alâkadar olmakta ve çanhıraş bir şekilde gayret etmektedirler. Cemaleddin Han tercüme ettirdiği bu tefsîri bastırabilmek için Hind âlimlerinden eş-Şeyh Muhammed Huseyn b. eş-Şeyh İsmâil ed-Dehlevî’yi Mısır’a göndermiş, bu âlimin gayretleriyle tefsîr üç ay içerisinde basılabilmiştir.[85]

Müfessir, İnşirah Sûresi’nin 7-8. âyetlerini şöyle tercüme ve tefsîr eder:

“(t) Vaktâ ki işden ve güçden kurtulursın Allah’ın ibâdetine mihnet çek ve Rabbın cânibine tazarru’ eyle! (f) Yani vaktâ ki halka öğretmekten ferâğat bulursun halvetde ibâdet itmeğe meşğûl ol.”[86]

28. Seyyid Şeyh Süleyman Hoca (v. 1294/1877): Belh’te doğdu. Bedahşan’da okudu. Belh’deki zulüm sebebiyle müridleriyleriyle birlikte Maveraünnehr, Meşhed, Bağdat yoluyla Konya’ya geldi. Burada dört yıl kaldı. Sonra Bursa ve İstanbul’a gitti. (1238/1867) Kendisine İstanbul’da oldukça ihtimam gösterildi. 1284/1867’de Şeyh Murad Buhârî Dergâhı şeyhliğine tayin edildi. Buradaki dokuz senelik hizmetinin ardından, 6 Şaban 1294/16 Ağustos 1877’de, Perşembe günü vefat etti. Adı geçen dergâhın haziresine defnedildi.

İ’câzü’l-Kur’ân[87] (Arapça. Yazma, Üsküdar, 1328, 66 vr. Süleymaniye Ktp.,
Yazma Bağışlar, no: 1367).

29. Harîrîzâde Seyyid Muhammed Kemâleddîn Efendi (1267-1299/1851-1881): Birçok tarîkattan icâzet alarak “Câmiu’t-turuk” diye tavsif edilen büyük şeyhlerdendir. Bursalı Mehmed Tâhir’in üstadıdır.

el-Mevridu’l-hâs bi’l-havâs fi tefsîr-i sûret-i İhlâs (Arapça. 91 vr. Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Ef., no: 293. Müellif nüshası, Yahya Efendi Ktp.’ndedir).[88]; Sırru’t-tevessül fi’z-zikri ve’t-tebettül (وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْت۪يلًاۜ: “Rab­bi­nin is­mi­ni zik­ret ve mâsivâdan kesilerek bü­tün var­lı­ğın­la O’na yö­nel!”[89] âyet-i kerîmesinin tefsîridir).[90]

30. Şeyhülislâm Ahmed Muhtar (Molla Bey) (1222-1300/1882): Derviş-nihâd (derviş ruhlu, alçak gönüllü) ve fazîlet sâhibi bir zâttır. Tasavvuf’a dâir Şerhu risâle-i Şeyh Raslan Dimaşkî mine’t-tasavvuf isimli eseri vardır. Üsküdar İnâdiye Mahallesindeki Celvetî dergâhında Şeyh Yûsuf Efendi Türbesi’ne defnedilmiştir.

Tuhfetü’l-Muhtâr (Trablus 1317. Celâleyn tefsîrinin üzerine yapılan Cemel hâşiyesinin hülâsasıdır).[91]

31. Mıhallıçcıklı Hacı Mustafa Efendi (v. 1300/1883): Nakşî şeyhi Abdullah Ekmelî’ye müntesib idi. Eyüb civârında Kaşgarî tekkesi yakınındaki Safvet Paşa dergâhına defnedilmiştir.

Risale-i mahzûfâtü’l-Kur’ân.[92]

32. Hacı Torun Mehmed Sâlih b. Abdullâh Kayserî (v. 1302/1885) : Süleyman Ateş, bu zâtın eserini işârî tefsîrler arasında zikretmiştir.[93]

İşârâtü’l-Kur’ân (Kur’ân-ı Kerîm’in rumuzları hakkındadır. Arapça. Telif tarihi: 1258/1842. İstinsah tarihi: 1258/1842 Karahisar, 40 vr. 15 satır, Milli Ktp. Yazmalar Koleksiyonu, no: 3509; Bayezid Devlet Ktp., no: 105503/1, 20 vr. Sultan Abdülmecid adına yazılmıştır); Hissü’l-hakk ve’z-zahr (Kur’ân-ı Kerîm kıraatinden sonra “Sübhâne Rabbike Rabbi’l-izzeti…” âyet-i kerîmesinin “Sübhâne Rabbinâ…” şeklinde okunmasının daha doğru olduğunu îzâh eden ve delillerini serdeden bir eserdir. Telif tarihi H. 1268’dir); Risâletü’l-indirâciye (Kırâât-i Aşere’nin tertîbi mevzuundadır).[94]

33. Kilisli Abdullah Efendi en-Nakşî (v. 1303/1885): Nakşî şeyhi Mevlânâ Muhammed Cân’ın halifesi Baytarzâde Hacı Abdullah Şâh Sermest Velî Efendi’de sülûkunu ikmâl etti. Bundan sonra ilim tedris ve neşrine başladı. Pek çok talebe yetiştirdi ve telifâtta bulundu. Her sene Receb ayının başlarında icâzet verirdi. Kur’ân-ı Kerîm’i Kıraat-ı Seb’a ve Aşere üzere defalarca hatmetmiş ve ettirmiştir.

Hâşiye alâ tefsîr-i Beydâvî (Vefâtı sebebiyle ikmâl edememiştir); Zübde (Kırâât-ı Seb’a ve Aşere’ye dâir Türkçe bir risâledir).[95]

34. Şeyh Seyyid Hâce Muhamed Nûru’l-Arabî (1228/1813-1305/1887): Üçüncü dönem Melâmîliğinin kurucusu olup Harîrîzâde Kemâleddin Efendi’nin şeyhidir.

Şerhu Esrâri’l-Fâtiha (Arapça. 5 vr. Bayezid Devlet Ktp., no: 105765; Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, no: 2997/10); Tefsîru sûreti’l-Kevser (Atatürk Kitaplığı, Osman N. Ergin Yazmaları, no: 1548/4-5)[96]; Tefsir-i Sure-i İhlâs (1 yaprak, 18 satır. Türkçe. Osman N. Ergin Yazmaları, no: 542/20, 201b).[97]

35. Keşfî Hacı Mustafa Efendi (v. 1308/1890): Yozgatlı’dır, “Çuhadarzâde” diye bilinir. Halvetiye tarîkatına mensubdur. Çoğu İzmir’de, biraz da Tire’de kırk sene ilim neşri ile meşgul olmuş, beş yüze yakın talebeye icazet vermiştir.

et-Ta’lîkât alâ tefsîri Beydâvî.[98]

36. Râif Efendi İstanbûlî (v. 1309/1891): Nakşbendî tarîkatı müntesiblerindendir. Eyüb Sultan’da Ümmi Sinân Dergâhında medfundur. Tasavvuf’a dâir Makâsıdü’t-tâlibîn, Mîzânü’s-sülûk gibi eserleri vardır.

Tefsîr-i Şerîf, Tefsîr-i Râif (Gayr-ı matbû); Yûnus Sûresi Tefsîri (Gayr-ı matbû).[99]

37. Azmi Hüseyin Dede (v. 1311/1893): Mevlevî meşâyıhındandır.

Temyizü’l-emreyn (“Yef’alü’llâhü mâ yeşâü ve yahkümü mâ yürîd” âyet-i celîlesindeki “meşiyyet” ile “irâde”nin temyîzine dâirdir. Gayr-ı matbûdur).[100]

38. Muallim Nâci (1265-1310/1849-1893): Zâhiren bir tarîkata intisâb etmemekle birlikte Mesnevî’yi çok okur ve Mevlevîleri severdi.

Hulâsatu’l-İhlâs (İstanbul: Matbaa-i Ebü’z-Ziya, 1304/1888, 36 s. Fahreddîn Râzî’den tercüme. Dokuz Eylül Ü. İlahiyat Fakültesi Ktp., no: 5710).

Muallim Nâci bu eserinde şöyle der:

“Üç kelimeden ibaret olan hüvallahu ahad cümlesinin herbir lafzı erbâb-ı fikrin taleb-i Hak husûsunda hâiz olabilecekleri makâmâttan üç makamın birine işarettir ki bu merâtib-i selâseden birincisi mukarrabîne, ikincisi ashâb-ı yemîne, üçüncüsü ise ashâb-ı şimâle teveccüh ider.

Birinci makam ki marifetullah talebinde bulunanların iktisab idebilecekleri makâmâtın bâlâteridir… Hû zamiri ınde’l-mukarrabîn münhasıren Hakk’ı müşîr bulunur. Mukarrabin bu işarette müşârun ileyhi mâ-adâsından ayıracak bir mümeyyize ihtiyac görmezler…”[101]

İ’câzü’l-Kur’ân (İstanbul 1301, 1997); Muammây-ı İlâhî Yahud Bazı Süver-i Kur’âniyenin Evâilindeki Hurûf-i Teheccî (İstanbul: Matbaa-i Ebüzziya, 1302/1885, 47 s., Fahreddîn Râzî’den tercüme).[102]

39. Ahmed Cevdet Paşa (1238/1823-1312/1895): Çarşamba’daki Murad Molla Tekkesi’ne devam ederek Şeyh Mehmed Murad Efen­di’den Mesnevî okudu. Farsça bilgi­sini derinleştirdi ve kendisine mesnevî-hanlık icazeti verildi. Bir yandan da dev­rin tanınmış mutasavvıflarından Kuşadalı İbrahim Efendi’nin sohbetlerine ka­tıldı. Bu muhitlerde tasavvuf ve edebi­yatın belli başlı eserlerini okuyarak bilgisini ve kültürünü ilerlettiği gibi şiir ve edebiyat alanındaki eksikliklerini tamam­layıp edebî zevkini geliştirme imkânını buldu.

Ahmed Cevdet Paşa, Kuşadalı İbrahim Efendi hakkında şöyle der:

“Asrın en büyük âdemlerinden zâhir u bâtını mâmur bir zât idi… en büyük hocaefendilerden halledemeyeceğimiz şübühâtı ondan istikşâf ile hallederdik. Ulûm-i ‘âliyeden ve ale’l-husûs tefâsîrden hangi mebhas açılsa fevkalâde tedkîk eder ve hatıra gelmedik nüket ü mezâyâ söyler idi.”[103]

Hulâsatü’l-beyân fî te’lîfi’l-Kur’ân (İstanbul 1303).[104]

40. Şeyh İbrahim Şevkî Efendi (v. 1313/1895): Şâbâniye tarîkatına mensubdur.

Kenz-i Mahfî (Yazma bir tefsîrdir).[105]

41. Muhammed Hakkî Efendi (v. 1315/1897): Nâzilli’den olup Nakşî ulemâ ve meşâyıhından zâhid ve müttakî bir zâttır.

Tıbbu’l-Kur’ân hubbu’r-Rahmân; Tefhîmü’l-ihvân fî tecvîdi’l-Kur’ân (Bu eserler Arapça olup bir mecmua içinde matbûdur).[106]

B. XX. Asırdaki Mutasavvıfların Tefsîre Dâir Eserleri

1. Mehmed Fevzî Efendi (1242-1318/1826-1900): Hâlidiye’den Abdullah el-Mekkî ve Şeyh Ali Efendi’nin müntesiblerindendir. Fevzî Efendi’nin tasavvufî birçok eseri yanında râbıta mevzuunu âyet ve hadîslerle îzâh eden Aynü’l-hakîka fî râbıtati’t-tarîka (yy. ts.) ve kerameti inkâr edenlere karşı Nihâyetü’l-iktidâr li’l-evliyâi’l-kibâr (yy. ts.) isimli eserleri bulunmaktadır.

Tefricü’l-kalak fî tefsîri sûreti’l-Felak (İstanbul 1285, Arapça, 102 sayfa. Mev’iza tarzında bir tefsîrdir, işârî yönü de vardır); Kudsiyyü’l-ferah fî tefsîri Elemneşrah (İstanbul ts., Arapça, 51 s. 1297 senesi Ramazan’ında Kudüs-i Şerîf’te Mescid-i Aksâ’da halka verdiği vaazlardan teşekkül ediyor); Kudsiyyü’l-irfân fî tefsîri sûreti’n-Necm mine’l-Kur’ân (İstanbul: Şirket-i Sahafiyye-i Osmaniye Matbaası, 1304, Arapça, 140 s. Kudüs’te Kadı olarak bulunuşunun ikinci yılında (1298) yine Ramazan ayında, önce vaaz olarak halka anlatılan bu sûre tefsîri, daha sonra kitap hâlinde neşredilmiştir); Tesyirü’l-fülk fî tefsîri sûreti’l-Mülk (İstanbul 1307, Arapça, 104 s.); Mesiru’l-halâs fî tefsîri sûreti’l-İhlâs (İstanbul 1309, Arapça, 69 s.); el-Havassü’n-nâfia fî tefsîri sûreti’l-Vâkı’a (İstanbul 1313, Türkçe, 19 s. Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Ktp., Öğüt, no: 1099); Risâle-i Rûhu’s-Salâh (İstanbul: Karnik Matbaası, 1302, Türkçe, 24 s. Namazda okunan âyet, tehlil, tesbih ve duaların anlamları bilinmedikçe namazın hakikatine ermenin mümkün olmayacağını söyleyerek bunların meallerini verir. Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Ktp., Hakses, no: 640).[107]

2. Mehmed Nûrî Efendi (1268/1851-1319/1901): Tasavvuf, hikemiyât ve menâkıb-ı evliyadan bahseden eserleri mevcuttur.

Kutbu’r-rehâ fî tefsîri sûreti ve’d-Duhâ (yazma).[108]

3. Hamid Efendi Harputî (el-Hâc Abdülhamid Hamdi Efendi) (v. 1320/1902): Tarîkat-ı İdrisiyye’de irşâd-ı nâsa mezun idi.

Tabsıratü’l-hak ale’l-’ayân fî hurmeti’l-isti’câr alâ kırâati’l-Kur’ân (yazma).[109]

4. Refî Efendi Yanyavî (v. 1320/1902): Nakşbendiyye tarîkatındandır, İstanbul medreselerinde müderrislik yapmıştır. Muhtelif İslâmî ilimlerde eserleri vardır. Civâr-ı Hazret-i Hâlid’de Kaşgarî Dergâhı’na defnedilmiştir.

Âyât ve Ehâdîs-i Erbaîn Tercemesi.[110]

5. Ali Rızâ Bey (v. 1321/1904): Ârif ve âşık bir zât idi, mutasavvıfâne şiirler yazmıştır.

Sirru sûreti’l-İhlâs (Arapça’dır)[111]; İʻcâz-ı Kur’ân’dan Bir Nebze, 1318.[112]

6. Yakub Han Kaşgarî (v. 1325/1907): Dokuz sene İstanbul’da kalarak Kuşadaviye kolundan hilâfet almıştır. Fusus Şârihi olarak meşhurdur.

Tefsîr-i Kur’ân.[113]

7. Ali Yekta Efendi (v. 1327/1909): Fâzıl bir zâttır. Ayasofya Câmi-i Şerîfi dersiamlarından âmâ Hafız Efendi’den icazet almıştır. Kendisi de icâzet vermeye muvaffak olmuştur. 1326-1327 senesinde Huzur Dersleri’nde muhatap olarak bulunmuştur. Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri’nin hulefâsındandır.

Sûre-i Rahmân Tefsîri (yazma); Sûretü’l-Beled Tefsîri (yazma).[114]

8. el-Hâc Muhammed Emîn Geredevî (1246-1328/1830-1910): Nakşî meşâyıhındandır.

Cevâhiru’l-Fâtihati’ş-Şerîfe (Dersaâdet: Kanâat Matbaası, 1329, 30 s. Türkçe. Müellif, mü’minin, îmânını kemâle erdirebilmek için bilmesi zarûrî olan esasları Fâtiha sûresinden çıkarıp maddeler hâlinde sıralamıştır. Sık sık tekrarlanması ve kolay ezberlenebilmesi için de eserini mücmelen cem etmiştir. Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Ktp., Genel, no: 45514).[115]

9. Şeyh Şuayb Şerefeddîn Efendi (1258/1842-1329/1911): Gülşenî pîrlerinden, câmiu’t-turuk bir zâttır.

Îzâhu’l-merâm fî meziyyeti’l-kelâm yâhûd Şerhu’n-noktati ve’l-kalem (yy. ts., 64 s. Osmanlıca, Millet Ktp., Ali Emiri-Şer’iyye, no: 1405. Bu eserin hakîkî mevzûu, نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ: “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına yemîn olsun ki!”[116] âyet-i kerîmesinin tefsîr-i bâtınisidir).[117]

10. Kazanlı Muhammed Sâdık bin Molla Şâh Ahmed bin Ebû Yezid bin Rahmetullah bin İmankulî (v. 1911’den sonra):

Teshîlü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân (Nakşbendî büyüklerinden Kâşifî’nin el-Mevâhibü’l-aliyye isimli Farsça tefsîrinin Kazan Türkçesi’ne (Tatarca) tercümesidir. Tercüme 1318-1328 (1900-1910) yılları arasında yapılmış ve iki cilt hâlinde neşredilmiştir. (Kazan 1911) Bu tercüme sonradan tıpkıbasım olarak yeniden tabedilmiştir. Doha-Katar 1996).

11. Şükrü Paşa (v. 1330/1912): Cerrâhî halîfelerinden ehl-i tertîb bir zât idi.

Tefsîru sûreti’l-Fâtiha (Yedi aded enfüsî Fâtiha tefsîrini bir araya getirmiştir).[118]

12. Hocazâde Ahmed Hilmi (v. 1332/1914): Eşrefzâdeler diye tanınan âilesi­nin soyu, Halvetiyye tarîkatının ikinci pîri Yahyâ-yı Şirvânî’ye ulaşır. Hadîkatü’1-evliyâ isimli eserinden, babasının ve kendisinin Nakşbendî şeyh­lerinden İzmirli Osman Nûrî Efendi’ye müntesib oldukları anlaşılmaktadır.

Ravzatü’l-kurrâ ve târîh-i Kur’ân-ı Kerîm (Cerîde-i Sûfiyye’nin 62-67 numaralı sayılarında tefrika edilmiş, daha sonra lâtin harfleriyle neşredilmiştir. [İstanbul: Türk Neşriyat Yurdu, 1959, 54 sayfa]).[119]

13. Eğinli Muhammed Hulûsi Efendi (1262-1336): Pekçok talebeye icâzet veren büyük âlimlerdendir. 1304-1336 senelerinde Huzur Dersleri’ne muhatap ve başmuhatap olarak iştirak etmiştir. Muhammed Hulûsi Efendi, mutasavvıf, zühd ü takvâ sahibi büyük bir âlim idi. Hocazâde Ahmed Hilmi Efendi’nin babasıdır. Kıymetli eserleri vardır:

Âyât-ı Kur’âniye’den Bazı Nasihatler (mahtût); Havâs-ı Süver-i Furkâniyye (mahtût); Huzur Dersleri’nde tesbit ettiği notlar. (Muhataplığı esnâsında takrir olunan âyetlerin tefsir ve îzâhını hâvî sual ve cevabı muhtevi el yazıları: İstiâze, el-Enfâl 8/11-13, 30, 40, 50-51, 66; et-Tevbe 9/1-2, 11-12, 25-26, 36, 47, 58-59, 70-71, 85-87, 99-101, 115-117; Yûnus 10/1-2, 16-18, 32-33, 53-56, 71-74, 93-95; Hûd 11/1-4, 20-24, 41-43, 66-68, 87-90, 116-119; Yûsuf 12/21)[120]

14. Mehmed Efendi (Sivaslı) (1268/1851-1335/1919’dan sonra): Hammadîzâde Mehmed Rahmî ismiyle de bilinir. Babası Nakşî halifelerinden Seyyid Nureddin Sivâsî sülâlesinden Şeyh Seyyid Ali Efendi’dir. Mehmed Efendi İstanbul’da medrese tahsili yaparken bir taraftan da Bâb-ı Âlî’deki Nekşibendî şeyhi Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddîn Efendi’den dînî ve Arabî ilimleri tahsil etmiştir.

Mir’âtü’t-tecvîd ve Reddü’l-Mu’tezile isimli iki risâle telif etmiştir.[121]

15. Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi (1275-1339/1858-1920): Mûsâ Kâzım Efendi on iki yaşında Nakşbendî tarîkatına girmiş ve tasavvuf­la münâsebetini hayatının sonuna kadar devam ettirmiştir. Bir taraftan, Meşihata bağlı Meclis-i Meşâyih’in reisliğini yaparken diğer taraf­tan 1911 yılında faaliyete geçen Cem’iyyet-i Sûfiyye’nin başkanlığını yapmıştır. Şeyh Bedreddin Simâvî’nin tasavvuf ve vahdet-i vücûdla ilgili Vâridât isimli eserini tercüme etmiştir (Tercüme-i Vâridât, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, no: 2174[122]). Yine Cemâleddin Muhammed Karamânî Nuri’nin 950 (1543) yılında Arapça kaleme aldığı vahdet-i vücûda dair eserini tercüme etmiştir (Tahkîk-i Vahdet-i Vücûda Dâir Bir Risalenin Tercümesi, Atatürk Kitaplığı, Osman Nuri Ergin, no: 313, 991, 1444; Belediye, no: K. 433; Tercüman Ga­zetesi Ktp., no: 342)

Safvetü’l-beyân fî tefsîri’l-Kur’ân (İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1336. Bakara sûresinin 73. âyet-i kerîmesine kadar gelen Türkçe bir tefsîrdir. Yeri geldikçe tasavvufî mütâlaalar dercedilmiştir); Sûre-i İhlâs ve Alâk Tefsîri (İstanbul 1334/1918, 16 s. Türkçe); Sûre-i En’âm’a kadar Türkçe bir tefsîr (Müellif takrîr etmiş, Ahmed Midhat Efendi zabt ve tesbît etmiştir. Türkçe selis ifadeli bir tefsîr imiş ancak nerede olduğu bilinmiyor).[123]

16. Ömer Ziyâüddîn Efendi (Dağistanlı) (1266/1851-1339/1921): Gümüşhânevî Dergâhı şeyhi Ahmed Ziyâüddîn Efendi’den ikmâl-i nüsah ederek icâzet almıştır. Daha sonra aynı dergâhta postnişin olmuş ve orada vefat etmiştir.

et-Teshîlâtü’l-atıre fi’l-kırââti’l-aşere (yy. 1304, 100 s. Süleymaniye Ktp., Hasib Efendi, no: 7); Âdâb-ı kıraati’l-Kur’ân (İstanbul: Matbaa-i Osmaniye, 1326, 31 s. 20 cm); Tecvîd-i Umûmî (1293’te Meşîhat’a takdim ettiği bu eserle takdire mazhar olarak taşra ruûsuna nâil olmuştur).[124]

17. Tikveşli el-Hâc Hâfız Yûsuf Ziyâeddin Efendi (15 Şaban 1245/1829 – 22 Safer 1339/1921), Fâtih Câmi-i Şerîfi mûciz dersiamlarındandır. “Reîsü’l-ulemâ” diye bilinir. Pek çok âlim yetiştirmiştir. Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî’ye intisâb etmiştir.[125] 1282’de Huzur Dersleri’ne muhâtab tayin edilmiş, 1291’de mukarrirliğe yükselmiştir. 1326’ya kadar uzun seneler “Huzur Dersleri” mukarrirliğinde bulunmuştur. 23 Ramazan 1317’de Rumeli Kazaskerliği pâyesini kazanmıştır. Fâtih Türbesi hazîresinde medfundur.

Huzur Dersi Takrirleri (el-A’râf 7/68-69, 9 varak, Ramazan 1296, 3. meclis; el-A’râf 7/152-153; el-Enfâl 8/72; et-Tevbe 9/44-46. İstanbul Ünv. Ktp., Türkçe Yazmalar, no: 4167, 7333)[126]

18. Cebbârzâde Ârif Bey (1244/1828-1339/1921): Tarîkat terbiyesini, Şa’bâniye büyüklerinden Kuşadalı’nın nâibi Hammâmî Muhammed Tevfîk Efendi’den almıştır. Birçok eser telif etmiştir.

Kitâbu’l-hakâyık (Tefsîr, fıkıh ve serâir-i Kur’âniyyeye dâir dört cildlik bir eserdir).[127]

19. Şeyh Muhammed Saîd Efendi (1277/1860-1340/1922): Bağdad’da doğmuş ve yine orada vefât etmiştir. Takriben otuz sene İstanbul’da yaşamıştır. Nakşiyye-i Hâlidiyye’dendir. İstanbul Vâlide Câmii’nde Beydâvî Tefsîri’ni ezberden okutarak dersler vermiştir. İstanbul ulemâsı, irfanına ve beyanına meftun olmuşlardır.

el-Kavlü’l-celîl fî müşkilâti Envâri’t-Tenzîl (Beydâvî Tefsîri’ndeki müşkil meseleleri halletmek için yazılmıştır).[128]

20. Ahmed Mâhir Efendi (1276/1860-1341/1922): Hâlidiye meşâyıhından Ahmed Hicâbî Efendi’nin halîfelerindendir. Hem irşâd hem de tedrîs ile meşgul olmuştur. “Şeyhu’l-kurrâ” ünvânına sâhiptir. Pek çok kurrâ hâfız yetiştirmiştir. Dârulfünûn İlâhiyat Fakültesi ve Medresetü’l-vâizîn’de on üç sene tefsîr ve ilm-i kelâm okutmuştur. Pek çok eseri vardır. Bunlardan biri el-Muhkem fî şerhi’l-Hikem olup İbn Atâullah el-İskenderî’ye ait el-Hikemü’l-Atâ’iyye’nin şerhidir. Asıl eserde bulunan 321 hikmet, Arapça asılları ve tercü­meleri verildikten sonra oldukça geniş bir şekilde açıklanmıştır. Bu açıklama­lar tasavvufî ve dinî remizler ve tabirler bakımından çok zengindir. Eser iki cilt halinde basılmıştır. (İstanbul 1323, 628 s.).

el-Fâtiha fî tefsîri’l-Fâtiha (İstanbul 1331, 69 s. Tefsîr dersi notlarıdır.); Mûcizât-ı Kur’âniye (Kita­bın birinci kısmı, 1324-1325 (1908-1909) senelerinde gazetelerde neşrettiği makalelerinden meydana gel­miş olup matbûdur. (İstanbul 1328, 280 s. Kitabın, müellif hattıyla 278 sayfalık ikinci kısmı ise Aziz Demircioğlu’nun husûsî kütüp­hanesinde olup henüz neşredilmemiştir).[129]

Tefsîru’l-Kur’ân. (Şeyh Ahmed Mâhir Efendi, Meclis’te yaptığı bir konuşmada bu eserinden bahsederek şöyle der:

“Maatteessüf bazı zevât da «dine hizmet ediyoruz» diye tefsir yapıyor. Ben Türkçe tefsirleri gördüm. Onbeş seneden beri de tefsirle iştigal ediyorum. Bugün 19 cüz’ünü de yazdım; 11 cüz’ü kaldı. Benim bu tahkikatıma göre Mevâkib’de pekçok yanlışlar vardır…”[130])

21. Ahmed Bahaeddîn Efendi (1289/1872-1342/1923): Tarîkat-ı Aliyye-i Sinâniyye’den Şeyh İbrâhîm Şükrullâh Efendi’ye intisâb edip, onun irtihâlinde Pazar Tekkesi şeyhi Ahmed Zarifi Efendi’nin terbiyesine girenlerdendir.

Ve’d-Duhâ’dan aşağı süver-i Kur’âniyye üzerine tefsîr (Muhtelif tefsîrlerden derleyip telhis ederek kaleme almıştır).[131]

22. Çerkeşî Yûsuf Sıddîk bin Abdurrahman (v. 1342/1923’den sonra): Tefsîrini 1332-1342 tarihleri arasında Beylerbeyi’nde telif etmiştir.

Tefsîru nûrin alâ nûr, yy. ts. (İşârî ve dirayet ağırlıklı bir tefsirdir. Süleymaniye Ktp., Nuri Arlasez, no: 194-221).[132]

23. Bursalı Mehmet Tahir (v. 1343/1925): Harîrîzâde’ye müntesibdir.

İlm-i tefsir ve müfredât-ı Kur’ân’a dâir malumât-ı icmâliye (1318, 33 vr., Türkçe)[133]; Delîlü’t-tefâsîr (İstanbul: Hilâl Matbaası, 1324/1906, Türkçe).

24. Ahmed Hüsâmeddin Dağistânî (v. 1925): Nakşbendî tarîkatının büyük şeyhlerindendir. Anadolu’da olduğu kadar Osmanlı sınırları dışında da ekseriyeti ilim erbabı olan yüzlerce halifesi mevcut idi.

Hüseyin Vassâf şöyle der:

“Ahmed Efendi Hazretleri ilm-i tevhîdde ferîdü’l-asr oldukları gibi hakîkaten gavvâs-ı deryâ-yı Kur’ân’dır. Esrâr-ı maânî-i Hazret-i Kur’ân’a vâsıl, sâhib-i te’vîlât u makâmât bir pîr-i kâmildir. Mislini asırlar idrâk edememiş denilecek derecede te’vîl-i ma’nâ-i Kur’ân’da vahîd-i zamândır… Bir gün huzûr-ı âlîlerinde bulundum. Esteîzü bi’llâh, عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَۚ عَنِ النَّبَاِ الْعَظ۪يمِۙ: “Birbirlerine neyi soruyorlar? Büyük haberi mi?”[134] âyet-i kerîmesinde yalnız, (عَمَّ) üzerindeki tedkîkâtı bir sâatten ziyâde sürmüştür. Hakâyık-ı beyâniyyeleri karşısında mütehayyir kaldık. Derece-i irfânı yüksektir.”[135]

es-Sohbetü’l-Melei’l-A’lâ fî tefsîri Abese ve tevellâ (İstanbul 1328); Rûhu’l-hikem fî tefsîri kelimeti Meryem (İzmir 1332); Huccetü’l-hucec fî tefsîri sûreti’l-Hac (İzmir 1332); Burhânü’l-asfiyâ fî tefsîri sûreti’l-Enbiyâ (İzmir 1332); Hikmetü’l-envâr fî tefsîri Kehfi’l-esrâr (İzmir 1332); Nûru’l-esrâr fî tefsîri sûret-i Tâhâ (İzmir 1332); Esrâr (İstanbul 1339. Müellifin Vecîzetü’l-hurûf alâ menâtıkı’s-süver isimli Arapça eserinin Amme cüzüne âit bazı kısımlarının tercümesidir); Edvâru’l-âlem (Müellifin evinde çıkan yangından kurtarılan Felâk ve Nâs sûrelerine âit kısımlardır. Müellifin oğlu Kâzım Öztürk tarafından Edvâr-ı Âlem’den Bazı Parçalar ismiyle neşredilmiştir); Mezâhiru’l-vücûd alâ menâbiri’ş-şühûd (İstanbul 1340. Eserin ikinci cildi Kehf, İsrâ, Nebe’ ve Mülk sûrelerinin tefsîridir. Kâzım Öztürk tarafından günümüz Türkçesiyle, Kur’ân’ın 20. Asra Göre Anlamı ismiyle neşredilmiştir: Ankara 1974, 1976); Mevâridü’t-Tenzîl fî tercemeti Kur’âni’l-Celîl (Tefsîrdir).[136]

25. Ahmed Nazmî Efendi (1342/1926): Halvetiliği Hindistan’a götürüp yayan Yakub Han Kaşgarî’nin hem damadı hem de halifesidir. “Cerrahpaşalı Nazmi” diye meşhurdur. İhvânına Râzî ve Beydâvî okutmuş, bunlara ilâveten Mesnevî ve Fütûhât okutmasıyla ilim âleminde tanınmıştır.

Bursevî Tefsîri’nden Bakara, Yûsuf, Meryem, Yâsîn, Rahmân, Hadîd, Nebe sûrelerini tercüme ve tefsîr etmiştir.

Ağaç dikmek, hayvan yetiştirmek ve ticâret yapmanın dînî ve ictimâî faydalarına dâir âyet-i kerîmeleri ve hadîs-i şerîfleri muhtevî eserleri matbudur. Ümmet-i İslâmiyeyi îkâz edip gayrete getirmek için durmadan çalışan faziletli bir zâttır.[137]

26. Şeyh Muhammed Elîf Efendi (1267/1850-1345/1927): Muhtelif tarîkatlerden hilâfeti vardır. Mesnevî-i Şerîf, Şemâil-i Şerîf okutmuştur. 1325/1927 senesinde Meclis-i Meşâyıh başkanlığına tayin olunmuştur.

ed-Dürru’l-mensûr fî hızâneti esrâri’n-nûr (Nûr Âyeti’nin [en-Nûr 24/35] tefsîridir. Arapça, yazma, 55 vr. Telif tarihi: 1322/1904. Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, no: 2038); en-Nûru’l-furkân fî lügati’l-Furkân.[138]

27. Ahmed Münib Efendi (1275-?): Halvetî. Üsküdar Tavâşî Hasan Ağa Mahallesi’nde İnâdiye isimli mahalde bulunan Bandırmalı Yusuf Efendi Dergâhı şeyhidir. Bu dergâh Hazret-i Hüdâî Âsitânesi’ne bağlıdır.

Kavâidü’l-Kur’ân (yazma); Terceme-i İhlâs-ı Şerîf (yazma); Hasâisu İhlâs-ı Şerîf (yazma); Yâdigâr-ı Tuhfetü’l-Furkân (yazma).[139]

28. Osmanzâde Hüseyin Vassâf, (1289/1872-1348/1929): Yoğun bir tasavvufî hayatın yaşandığı aile muhiti sebebiyle, küçük yaşlardan beri tasavvufa ilgi duydu. Muhtelif üstadlardan Rûhu’l-Beyân, Mesnevî, Bostan, Gülşen-i Râz gibi tasavvufî eserler okudu. Kasımpaşa’daki Uşşâkî dergâhı şeyhi Hafız Mustafa Hilmi Efendi’den sülûkunu tamamlayarak icâzet aldı. 30 Haziran 1925’te postnişîn oldu.

Esrâr-ı Kur’âniyeden Bir Nebze -Rûhu’l-beyân’dan Yâsîn-i Şerîf Tecümesi- (Ahmed Nazmî Efendi ile birlikte. Telif: 1320, 380 vr. Türkçe. Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar, no: 2312).[140]

Güldeste-i Hakîkat (Rûhu’l-beyân’dan iki cüzün tercümesi. Ahmed Nazmî Efendi ile birlikte).[141]

29. Muhammed Es’ad Erbilî, (1847-1931): Nakşî-Hâlidî ve Kâdirî meşâyıhındandır.

Fâtiha-i şerîfe tercümesi (İstanbul: Mahmud Bey Matbaası, 1327/1911, 8 s. Ayrıca Risâle-i Es’adiyye ile birlikte İstanbul’da 1986 senesinde sadeleştirilerek neşredilmiştir).[142]

Risâle-i Es’adiyye ve Mektûbât isimli eserlerinde de pek çok âyet-i kerimeyi tefsîr etmiştir. Es’ad Efendi Hazretleri, hemen her mektubunda mutlaka bir veya birkaç âyet-i kerimeyi îzâh etmiştir. Meselâ 4, 5 ve 97. mektublarda Hadîd Sûresi hakkında bazı îzahlar yapıp faziletinden bahsederek tefsîrinin genişçe mütâlaa edilmesini tavsiye eder:

“Sûre-i Hadîd-i Şerîfesi’nde mahsûs-i fakîrânem olan dekâik ve gavâmızın tefsîr ve îzâhını irâde buyurmuştunuz. Fakîriniz bir gün tefsîr-i şerîf mütâlaa ederken o sûre-i mübârekeye müsâdif oldum. Cenâb-ı Hakk’ın lâ-yuadd ve lâ-yuhsâ olan ni’metlerini müşâhede ettikten sonra zikr ü ibâdetinde betâet göstermek ne kadar büyük vicdansızlık olduğunu müeddî olan:

“İman edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı gelmedi mi?”[143] ve muzahrefât-ı dünyeviyyenin âdetâ bir oyuncak mesâbesinde olduğunu i’lâm eden:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibarettir”[144] ve derecât-ı uhreviyyeye nâil olmak için ibâdetin lüzûmunu irâe eyleyen:

“Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun!”[145] ve her hususta Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olacağımızı lâzım gösteren:

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın”[146] gibi birçok âyât-ı hikemiyyeye müsâdif olunca hiç görmemiş ve istimâ’ etmemiş gibi mütelezziz oldum. Ve bu lezzetten zât-ı âlinizin dahî ledel-mütâlaa hisse-mend olmasını arzu eyledim.”[147]

Muhammed Es’ad Efendi’nin Fâtiha tefsiri, diğer eserlerindeki âyet tefsîrleri ve değerlendirmeleriyle alâkalı geniş bir çalışma yapılmıştır.[148]

30. Tâhiru’l-Mevlevî (1284/1877-1951): Mevlevî Es’ad Dede’den Farsça ve Mesnevî-i Şerîf icazetleri aldı. Hicaz’a gitti. Burada Kâdirî ve Rufâî tarîkâtlerinden hilâfet aldı. Kendini, Mevlevîliğin hizmetine verdi. Fatih Camii Şerîfi’nde Mesnevî-i Şerîf dersleri verdi.

Tercüme-i Tefsîr-i Hüseynî (Hüseyin Vâiz-i Sebzevârî’nin tefsîrinin Bakara sûresi sonlarına kadar tercümesi); Mahfil dergisindeki tefsîr yazıları.[149] Kendi neşrettiği bu aylık edebî dergide yazdığı makâlelerin birinin başlığı şöyledir: “Kur’ân-ı Kerîm’in İlk Nâzil Olan Âyetleri”, Mahfil, cilt: I, sayı: 5, İstanbul 1339/1920, s. 74-75.

31. Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu (1892-1984): Nakşbendî ve Kâdirî meşâyıhındandır. Muhammed Es’ad Erbilî Hazretleri’nin Kelâmî Dergâhı’nda terbiye görmüş ve icâzet almıştır.

Fatiha Sûresi Tefsiri (İstanbul: Erkam Yay., 1987); Bakara Sûresi Tefsiri (İstanbul: Erkam Yay., 1985); Uhud Gazvesi (İstanbul: Erkam Yay., 1982. İlgili âyetlerin tefsiri); Bedir Gazvesi ve Enfal Sûresi Tefsiri (İstanbul: Erkam Yay., ts.); Tebük Gazvesi (İstanbul: Erkam Yay., 1981. Tevbe Sûresi tefsiri); Yûnus ve Hûd Sûreleri Tefsiri (İstanbul: Erkam Yay., 1983); Hazreti Yusuf aleyhisselam (İstanbul: Erkam Yay., 1980. Yûsuf Sûresi tefsiri); Hazreti İbrahim aleyhisselam (İstanbul: Erkam Yay., ts. Hz. İbrahim (a.s) ile alâkalı âyetlerin tefsiri).

C. Daha Önce Telif Edilip XIX ve XX. Asırda Neşredilen Eserler

1. Molla Fenârî (v. 834/1431): Sadreddin Konevî’nin halîfeleri vâsıtasıyla tasavvufa intisâb etmiştir. Babasından Ekberiyye, Abdüllatif Kudsî’den Zeyniyye, Somuncu Baba’dan Erdebiliyye kollarına bağlanmıştır. Kabir taşında Zeyniyye tarîkatının işâreti vardır.

Aynu’l-a’yân (İstanbul 1326/1908, 376 s.); Bahsün fi’n-nâsih ve’l-mensûh min tefsîri’l-Fâtiha.[150]

2. İbn Arapşah, Şihab Ahmed b. Muhammed el-Hanefî (v. 854/1451):

Nebe’ Tefsîri Tercümesi, Dersaadet, 1317/1899, Cemal Efendi Matbaası, 72 sayfa. Ebü’l-Leys Semerkandî’nin (v. 373/983) Tefsîr-i Cüz’i Nebe’ isimli eserinin tercümesidir.[151] Fakih Ebu’l-Leys, Hanefiyye imamlarından allâme, faziletli, âbid, zahit, güzel ahlak sahibi, nezih ve tasavvuf ehli bir zâttır. Fıkıh ilmini ve marifeti üstadı Ebu Ca’fer el-Hindüvânî’den (v. 362/973) almıştır.[152]

İnşirah Sûresi’nin 7-8. âyetlerini şöyle tefsîr eder:

“Yani kaçan gazâdan fâriğ olsan yâ Muhammed, ictihad idüb tâat kıl ve Rabbinden yana tazarru’ kıl, hâcetlerin dile ve dahi kaçan namazdan fâriğ olsan duâya meşğûl ol, kendü nefsin işğâlliğinden fâriğ olsan kâim olub namaz kıl ve ol Rabbinden yana niyâz idüb hâcetlerini arz ile mücîbü’d-daavât oldur.”[153]

3. Okçuzâde Mehmed Şâhî (v. 1039/1629): Celvetiye tarîkatı pîri Aziz Mahmûd Hüdâyi Hazretleri’ne müntesibdir.

Nazmü’l-mübîn fi’l-âyâti’l-erbaîn (Kostantiniyye: Matbaa-i Âmire, 1311, haz. Hâfız Refî’, Türkçe, manzum, 8 s.).[154]

4. Ayntâbî Muhammed bin Hamza (v. 1111/1699): Nakşbendiyye tarîkatındandır. Tefsîrî lâkabıyla meşhurdur.[155]

Terceme-i Tefsîr-i Tibyân (4 cilt, Kahire, H. 1257/1841-1842. Tercüme tarihi: 1110/ 1698. Bu tefsîr, Hıdr b. Abdurrahman el-Ezdî’nin (v. 773) et-Tibyân fî tefsîri’l-Kur’ân isimli Arapça tefsîri esas alınarak hazırlanmıştır. Arapça aslının telif tarihi H. 773’tür.)[156]; Hâşiye alâ Beydâvî (Zâriyât Sûresi’nden Nâs’ın âhirine kadar).

5. İsmail Ankaravî (v. 1402/1632): Mevleviyye meşâyıhındandır.

Fatiha tefsîri Fütûhât-ı ayniyye (İstanbul: Matbaa-i Ahmed Kamil, 1328/1910, 220 s. Türkçe. Telif tarihi: 1037/1627)[157]; Misbâhü’l-esrâr (yy. ts., 10 s. Arapça-Osmanlıca. Nûr sûresi 35. âyetin tefsiri. Süleymaniye, Düğümlü Baba, no: 370, 10).

6. Yakub b. Mustafa el-Afvî el-Celvetî (v. 1149/1736): Celvetiye tarîkatı meşayıhından âlim ve fâzıl bir zâttır.[158]

Netîcetü’t-tefâsîr fî sûret-i Yûsuf (1266/1849, 1279/1862 ve 1318/1900 tarihlerinde tab edilmiştir, 3+116 s. Müellif Arapça bir tefsîr yazmış ve bunu sayfanın ortasına yerleştirerek kenarlara da yine Arapça olarak haşiye yazmıştır. Sayfanın ortasındaki çerçevenin içinde bulunan Arapça tefsîrin yanında Türkçe tefsîrî tercümeler yer almaktadır. Bunlar Tibyân tefsîrinden alınmıştır. Mustafa Celvetî, Arapça tefsîrlerden birçok nakillerde bulunduktan sonra tercüme başlığı altında Tibyân’dan nakillerde bulunmakta ve sûreyi baştan sonuna kadar eksiksiz olarak Türkçe tefsîr de takip etmektedir. Eser, 1133 senesi Muharrem ayında nihayete ermiştir).[159]

Sonuç

İslâm âlimleri umumiyetle tasavvufa iyi bakmış, pek çoğu tasavvufî terbiyenin lüzumuna inanmışlardır. Bilhassa Osmanlı ulemâsının ekseriyeti tasavvuf ehlidir ve eserlerinde hep tasavvufî neşveyi yansıtmışlardır. Herhangi bir tarîkata intisâbı bilinmeyen âlimlerin bile eserlerini tasavvufî neşveyle telif ettiği görülebilmektedir. Bunun yanında, tasavvuf ehli insanların da ilme ve tahsile ehemmiyet verdiği ve başta Tefsîr olmak üzere diğer İslâmî ilimleri okutup bu sahada eserler telif ettiği anlaşılmaktadır.

Bu çalışma netîcesinde, tasavvuf ehli insanların Tefsîr ile çok yakından ilgilendiği ortaya çıkmıştır. Onlar, gerek ders, vaaz ve sohbetlerinde, gerekse eserlerinde Tefsîr’e geniş yer ayırmışlardır. Hatta 19. asırda tefsîr alanında yazılan eserlerin yüzde elliden fazlasının tasavvuf erbabı tarafından kaleme alındığı görülmektedir.[160]

Ulemâ, tasavvufî üslûb sâyesinde İslâmî ilimleri halkın seviyesine indirebilmiş ve bu sâyede insanların dindarlaşmasına çok büyük katkı sağlamışlardır. Eserlerde umûmiyetle tasavvufî üslûbun esas alınmış olması, âlimlerin halkın eğitimine ne derece ehemmiyet verdiğini de göstermektedir.

Diğer taraftan, tasavvuf ehli âlimler, hep işârî tefsîr ile meşgul olmamışlardır. Bir kısmı Beydâvî gibi tefsîrleri okutup onlara hâşiye yazmıştır. Hatta Beydâvî’yi ezberden okutanlar bile mevcuttur. Yani onlar hem zâhirî, hem de işârî tefsîre hizmet etmişlerdir. Ancak onlar her hâlükârda amelî bir gâye gütmüş, dâimâ insanları ibadete ve Allah’a itaate yöneltmek için gayret sarfetmiş, salt akademik maksatla hareket etmemişlerdir.

Son iki asırda en çok tercüme ve tefsîri yapılmış olan sûre Yâ-Sîn’dir. Daha sonra Yûsuf ve Fâtiha sûreleri gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in sonundaki kısa sûreler de halkın okuduğunu anlaması ve şuurlu bir şekilde ibâdet etmesi için çokca tercüme edilmiştir. Bunlardan başka Kehf, Meryem, Furkan, İnsan, Rahman, Vâkıa, Mülk, Nebe’, Duhâ, Kadr, Asr, İhlâs Sûreleri görülmektedir. Cüz’ olarak sadece 30. cüz’ bulunmaktadır.

Bazı tefsîr ve hâşiyeler de Kur’ân-ı Kerîm’in baş tarafıyla sınırlı kalmıştır. Bunun sebebi, zaman yetersizliği olarak düşünülebilir. Ya müellifin ömrü kifâyet etmemiş veya talebeleriyle başladığı derste kitabın ancak baş tarafını okutabilmiş, dolayısıyla ders esnâsında yazdığı hâşiye veya ta’lîkât da oraya kadar gelmiştir.

Tasavvuf ehlinin bu hizmetleri, Tefsîr ilminin muhâfaza edilip sonraki nesillere aktarılması ve gelişip zenginleşmesi husûsunda büyük bir rol üstlenmiştir.

Kaynakça

Abay, Muhammed, “Osmanlı Döneminde Yazılan Tesir ile İlgili Eserler Bibliyoğrafyası/Tefsîrler, Haşiyeler, Sûre Tefsîrleri, Tercümeler”, Dîvân, yıl: 4, sayı: 6, 1999/1, s. 249-303.

Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, haz. Cavid Baysun, Ankara 1986.

Albayrak, Sâdık, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul 1996.

Ateş, Süleyman, İşârî Tefsîr Okulu, İstanbul 1988.

Aydüz, Davud, “Sırat-ı Müstakim ve Sebilü’r-Reşâd’da Çıkan Tefsîr İle İlgili Yazılar”, Sakarya Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 1, 1996, s. 27-56.

Bağdâdî, İsmâil Paşa, Hediyyetü’l-ârifîn esmâü’l-müellifîn ve âsâru’l-musannifîn, İstanbul 1951.

Baltacı, Cahit, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976.

Bayraktar, Nail, Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları Alfabatik Kataloğu, İstanbul 1993.

Bilmen, Ömer Nasûhi, Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul: Bilmen Yayınevi, 1973.

Brockelmann, Carl, Târîhu’l-edebi’l-Arabî, I-IX, Mısır 1995.

Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333.

Ceyhan, Abdullah, Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi Elyazması Eserler Kataloğu, Ankara ts.

Cumbur, Müjgan, “Kur’ân-ı Kerim’in Türk Dilinde Basılmış Tercüme ve Tefsîrleri”, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, 1961-1962, s. 123-141.

———, “Türkçe Kur’ân Tefsîr ve Çevirileri Bibliyoğrafyası”, Yeni Yayınlar, sayı: 4, 1959, IV, 111-124.

———, Türkiye Basmaları Toplu Kataloğu/Arap Harfli Türkçe Eserler 1729-1928, Ankara 1990-1994 (D. Kaya ile birlikte).

Çelik, Ömer – Sülün, Murat, Türkiye Kur’ân Makaleleri Bibliyoğrafyası, İstanbul 1999.

Doğan, İshak, Osmanlı Müfessirleri, İstanbul: İz Yay., 2011.

Erbilî, Muhammed Es’ad, Mektûbât, Dersaâdet: Matbaa-i Ahmed Kâmil, 1343.

Erdoğan, Abdülkadir, “Kur’ân Tercümelerinin Dil Bakımından Değerleri”, Vakıflar Dergisi, Ankara 1938, I, 47-51.

Gözübüyükzâde İbrahim Efendi, Mecmûatü’l-kavâid, İstanbul 1274.

Gündüz, İrfan, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn, İstanbul 1984.

Hamidullah, Muhammed, “Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Yazma Tercümeleri”, Türkiyat Mecmuası, XIV, 1964-65, s. 65-80.

———, Fehmü’l-Kur’âni’l-Kerim li-men lâ yantiku bi-lügati’d-Dâd, (Tebliğ), 1986, en-Nedve.

———, Kur’ân Tarihi, trc. Mehmed Said Mutlu, Ankara 1991.

———, Aziz Kur’ân, trc. Abdülaziz Hatip-Mahmud Kanık, İstanbul 2000.

Haydarabadî, Muhammed Hayruddin Han Hindi, Kitâbu’t-Tefsîri’l-Cemâlî ale’t-Tenzîli’l-Celâlî, I-IV, İstanbul, 1294.

İnan, Abdülkadir, “Kur’ânın Eski Türkçe ve Oğuz-Osmanlıca Çevirileri Üzerine Notlar”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, 1960, s. 79-94.

———, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Tercümeleri Üzerine Bir İnceleme, Ankara, 1961.

İpşirli, Mehmet, “Huzur Dersleri”, DİA, İstanbul 1998, XVIII, 441-443.

İzgi, Cevat, Osmanlı Medreselerinde İlim, İstanbul 1997.

Kara, İsmail, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, I, İstanbul: Dergâh Yay., 2011.

Kara, Mustafa, Bursa’da Tarîkatlar ve Tekkeler, İstanbul 1990-1993.

Kâtip Çelebi, Keşfü’z-zunûn, İstanbul 1971.

Kehhâle, Ömer Rızâ, Mu’cemü’l-Müellifîn, Beyrut: Risâle, 1414/1993.

Mardin, Ebü’l-ulâ, Huzur Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün matbaası, 1951-1966.

Mollaibrahimoğlu, Süleyman, Yazma Tefsir Literatürü, İstanbul: Damla Yay., 2007.

Muslu, Ramazan, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), İstanbul: İnsan Yay., 2003.

Özege, M. Seyfeddin, Eski Harflerle Basılmış Türkçe Eserler Kataloğu, İstanbul 1971.

Özel, Mustafa, “Son Dönem Osmanlı Tefsîr Tarihinden Bazı Portreler I”, Dokuz Eylül Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 15, 2002.

———, “Son Dönem Osmanlı Tefsîr Tarihinden Bazı Portreler II”, Dokuz Eylül Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 16, 2002.

Sâhib, Es’ad, Buğyetü’l-vâcid fî mektûbâtı Hadrati Mevlânâ Hâlid, Dımaşk 1334.

Süreyyâ, Mehmed, Sicill-i Osmânî, haz. Ali Aktan-Abdülkâdir Yuvalı, İstanbul: Sebil Yay., 1996.

Şavvâh, Ali, Mu’cemu musannefâti’l-Kur’âni’l-Kerîm, I-IV, Beyrut 1984.

Şeyh Ali Efendizâde Muhyiddin, Medreselerin Islâhı, İzmir 1314.

Topaloğlu, Ahmed, “Kur’ân-ı Kerîm’in İlk Türkçe Tercümeleri ve Cevâhiru’l-Asdâf”, Türk Dünyası Araştırmaları, sayı: 27, 1983, s. 61.

———, Cevâhiru’l-asdâf Üzerine Yapılan Çalışmalar ve Zajackowski’nin Eseri, İstanbul 1987.

Uçan, Salih, Nakşbendî Şeyhlerin Mukaddes Sözleri, İstanbul: Huzur Yay., 1983.

Vassâf, Hüseyin, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İstanbul: Kitabevi Yay., 2006.

Yaşaroğlu, Macid, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Terceme ve Tefsîrleri Bibliyoğrafyası, Ankara 1991.

Yazıcı, İshak, Tefsîru Ebi’l-Leys’in Muhtemel Kaynakları Hakkında Bir Araştırma, Samsun 1988.

Yazıcı, Nesîmi, “Tanzimat ve Abdülhamit Döneminde Din Görevlilerinin Yetişme Ortamı”, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 2, 1994, XXX, 33.

———, “Tanzimat Dönemi Ramazanlarında Vaaz ve İrşad Hizmetleri Üzerine Değerlendirmeler”, Diyanet İlmi Dergi, c. 41, sayı: 3, 2005, s. 113-116.

Yücer, Hür Mahmud, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul: İnsan Yay., 2004.

Zirikli, Hayreddin, el-A‘lâm, I-XI, Beyrut, ts.


* Dr. (Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.)

[1] Bk. Ahmet Faruk Güney, “Gaza Devrinde Kur’ân’ı Yorumlamak: Fetih Öncesi Osmanlı Müfessirleri ve Tefsîr Eserleri”, Dîvan, sayı: 18, 2005/1, s. 193-244.

[2] Osmanlı ilmiye sınıfının sistematik kurucusu olan Fenârî, medrese kolunun reisi kabul edilmiştir. Ayrıca Fenârî ailesi uzun yıllar âlim yetiştiren bir aile olma konumunu devam ettirmiş ve Fenarîler, Osmanlı Devleti’nde bu sebeple imtiyazlı bir mevkî elde etmişlerdir. (Cahit Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s. 61). İlk Osmanlı müderrisi Davud-ı Kayserî ile başlayan kelâmî-irfanî çizgi Molla Fenârî ile istikrar kazanarak Osmanlı ilim hayatının ana damarı halini almıştır. (Güney, agm, s. 222-223).

[3] Hür Mahmud Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul: İnsan Yay., 2004, s. 63; 747-758.

[4] Ramazan Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (18. Yüzyıl), İstanbul: İnsan Yay., 2003, s. 667.

[5] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 89.

[6] Yücer, age, s. 857-858.

[7] Bk. Muslu, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 668; Yücer, age, s. 776-852.

[8] Bk. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İstanbul: Kitabevi Yay., 2006, II, 195, 206; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 307, 798.

[9] Bk. Vassâf, age, I, 262; Yücer, age, s. 422.

[10] Vassâf, age, I, 318.

[11] Yücer, age, s. 764.

[12] Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333, II, 57.

[13] Vassâf, age, I, 400.

[14] Vassâf, age, II, 294.

[15] Mehmed Nusret, Târihçe-i Erzurum, s. 127-128; Yücer, age, s. 770-771.

[16] Vassâf, age, IV, 186.

[17] Mehmet İpşirli, “Huzur Dersleri”, DİA, XVIII, İstanbul 1998, s. 441-443. İstanbul Ü. Ktp.’nde, muhtemelen Yıldız Sarayı Ktp.’nden intikal eden yirmiden fazla mükem­mel nesih ve ta’lîk hatla yazılmış, tezhipli Huzûr-ı Hümâyûn Ders Takrîri Defter­leri bulunmaktadır: İstanbul Ü. Ktp., Türkçe Yazmalar, no: 4167, 6708, 7297, 7311-7334. Bu ders notları hakkında bilgi için bkz. Ebü’l-ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün matbaası, 1966, II-III, 1106-1108.

[18] Ahmed Atâ, Atâ Tarihi, I, 212; Ebü’l-ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul: İsmail Akgün matbaası, 1951, I, 14.

[19] Mardin, Huzur Dersleri, c. I, s. 7-8, 80.

[20] Hocazâde Ahmed Hilmi, “Mevlânâ Ahmed Ziyâeddîn”, Cerîde-i Sûfiyye, no: 8-24, Zilkâde 1330/4 Teşrîn-i Evvel 1328, s. 7.

[21] İrfan Gündüz, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddîn, İstanbul 1984, s. 24.

[22] Gündüz, age, s. 147, 151.

[23] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 768.

[24] Gündüz, age, s. 65-66.

[25] Mardin, Huzur Dersleri, II-III, 181-182; Sâdık Albayrak, Osmanlı Uleması, İstanbul 1996, IV, 390-391.

[26] Mardin, Huzur Dersleri, I, 14-26.

[27] Lütfî Efendi, Lütfî Târihi, İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1292, III, 170. Bu hususta ayrıca bkz. Takvîm-i Vekâyi, Ramazan 1247, sayı 16; Mardin, Huzur Dersleri, I, 244.

[28] Lütfî Efendi, Lütfî Târihi, V, 38.

[29] “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.” (el-Bakara 2/256. Ayrıca bk. Lokmân 31/22)

[30] “Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler sakın seni ondan (kıyamete inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!” (Tâ-hâ 20/16)

[31] “Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (en-Nisâ 4/28)

[32] en-Nahl 16/91, en-Nisâ 4/132 gibi âyet-i kerîmelere işâret edilmektedir.

[33] Tâhâ Sûresi’nin 125. âyet-i kerîmesine işâret edilmektedir.

[34] Tahrîm Sûresi’nin 8. âyet-i kerîmesine işâret edilmektedir.

[35] “(Ey Mûsâ) Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl!” (Tâ-hâ 20/14)

[36] “Sonra (Allah Rasûlü’ne) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar, hatta daha da yakın oldu.” (en-Necm 53/8-9)

[37] “Sonra (Allah Rasûlü’ne) yaklaştı, derken daha da yaklaştı.” (en-Necm 53/8)

[38] Vassâf, Sefîne, I, 476-479.

[39] Tirmizî, “Tefsîr”, 2951.

[40] Tirmizî, “Tefsîr”, 2952.

[41] Bu makâlede ismi geçen pekçok âlimin muhtelif ilim dallarında eserleri mevcuttur. Ancak biz sâdece Tefsîr ilmiyle alâkalı eserlerini zikrettik.

[42] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 243; Ömer Nasûhi Bilmen, Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul: Bilmen Yay., 1973, II, 733, no: 418.

[43] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, II, 32-33; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 795.

[44] Bursalı, age, II, 36; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 734, no: 420.

[45] Şaban Karaköse, Gazzizade Abdüllatif ve Mergubü’s-sâlikîn adlı eseri ismiyle bir Yüksek Lisans tezi hazırlamış (Marmara Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2002) ve bu tezi Nakşbend Yolunun Esasları: Mergubü’s-salikin ismiyle neşretmiştir (İstanbul: İnsan Yay., 2004, 408 sayfa).

[46] Mustafa Kara, Bursa’da Tarîkatlar ve Tekkeler, İstanbul, 1990-1993, II, 254.

[47] Vassâf, Sefîne, V, 134-138; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 734, no: 421; Yücer, age, s. 207.

[48] Karaköse, Nakşbend Yolunun Esasları, s. 121.

[49] Karaköse, Nakşbend Yolunun Esasları, s. 122.

[50] Bursalı, age, I, 378; İshak Doğan, Osmanlı Müfessirleri, İstanbul: İz Yay., 2011, s. 41, 259.

[51] Bursalı, age, I, 316.

[52] Abdurrazzak el-Baytar, Hilyetü’l-beşer fî târîhi’l-karni’s-sâlis aşer, Beyrut: Dâru Sâdır, 1993, III, 1230; Abdülhâdî Timurtaş – Mehmet Şirin Çıkar, “İbn Abidin’in Mevlana Halid en-Nakşibendi’ye Yazdığı Mersiye”, Uluslararası Mevlana Halid-i Bağdadi Sempozyumu, Ankara 2012, s. 292-293.

[53] Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 738, no: 423.

[54] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 379-381; Bilmen, age, II, 738-739, no: 424.

[55] Abdullah Ceyhan, Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesi Elyazması Eserler Kataloğu, Ankara ts., I, 117-118. Ayrıca Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Ktp. no: 4656’daki, müellifin muhtelif risâlelerini bir araya getiren Mecmûatü’l-kavâid’in 1. sayfasında ifade edilmektedir.

[56] Gözübüyükzâde İbrahim Efendi, Mecmûatü’l-kavâid, 1274, Necib Efendi Taş Destgâhı; Bilmen, age, II, 739, no: 425.

[57] Bkz. Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, İstanbul: Sebil Yay., 1996, III, 279; Bursalı, age, I, 350; Bilmen, age, II, 739-740, no: 426; Mardin, age, I, 167; İshak Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 216.

[58] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 394; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 740, no: 427; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 142. Ferruh Efendi, her ne kadar Mevâhib’i esas alsa da Tibyân, Beydâvî, Keşşâf ve Hâzin tefsîrlerinden de istifâde etmiştir. Âyetlerin nüzul sebeblerini ve bazı müfessirlerin beyânlarını âyet meallerinin altına yazmıştır. Halkın kolayca anlamasını hedeflediği için müteşâbih kelimelerden kaçınmıştır. Mevâkib’ın baskısı, II. Meşrutiyet’e kadar 1865, 1870, 1879, 1899, 1902-1903, 1905, 1905-1906 tarihlerinde 7 kez tekrarlanmıştır. Süleyman Fahir tarafından Latin harflerine aktarılmıştır. (Kur’an-ı Kerîm ve Meali [Mevâkib Tefsîri], İstanbul 1959). 1987 yılında Ahmet Ağırakça ile Beşir Eryarsoy tarafından, Nüzul Sebebli Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Meali adıyla yeniden düzenlenerek neşredilmiştir.

[59] Kâtip Çelebi, Keşfü’z-zunûn, İstanbul 1971, I, 446. Bu tefsîre Tefsîr-i Hüseynî de denmektedir.

[60] Salih Uçan, Nakşbendî Şeyhlerin Mukaddes Sözleri, İstanbul: Huzur Yay., 1983, s. 136.

[61] Bu eser üzerine bir çalışma yapılmıştır: Ömer Pakiş, Molla Halil es-Siirdî ve Tefsîrdeki Metodu, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1996.

[62] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, II, 37; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 741, no: 429; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 175.

[63] Bursalı, age, I, 89; Bilmen, age, II, 740-741, no: 428; Doğan, age, s. 205-206.

[64] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 175.

[65] Bursalı, age, I, 244.

[66] Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 742, no: 431.

[67] Es’ad Sâhib, Buğyetü’l-vâcid fî mektûbâtı Hadrati Mevlânâ Hâlid, Dımaşk 1334, s. 296-297.

[68] Bilmen, age, II, 743, no: 433; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 59, 264.

[69] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 142; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 256-257.

[70] Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 751, no: 434.

[71] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 38.

[72] Bursalı, age, I, 202; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 226, 246; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 315.

[73] Bilmen, age, II, 752, no: 435.

[74] Nakşbendî, Tefsîru dürreti’l-yetîme, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, no: 82, vr. 485b.

[75] Süleyman Mollaibrahimoğlu, Yazma Tefsir Literatürü, İstanbul: Damla Yay., 2007, s. 601-606.

[76] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 343-344.

[77] Bursalı, age, I, 285; Bilmen, age, II, 752, no: 436; Yücer, age, s. 796.

[78] Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, III, 524; Bursalı, age, I, 330 (Süleyman Hakkı Efendi Eskişehrî’nin tercüme-i hâli içinde); Mardin, age, II-III, 311; Bilmen, age, II, 752-753, no: 437.

[79] Osman Necâti, Tefsîru’n-necât, İstanbul 1288, s. 8-10.

[80] Osman Necâti, age, s. 2.

[81] Osman Necâti, age, s. 418.

[82] Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi Ktp., Şişli, no: 20. Bu tefsîrin mütercimi çoğu zaman karıştırılmaktadır. Bayezit Devlet Ktp. fiş kataloğunda Cemâleddin Han ile Hayreddin Han birleştirilmiş, bir de bunların yanına Afgânî eklenerek şu isim ortaya çıkmıştır: Afgâni Cemâleddin (Mehmed Hayreddin).

[83] Tefsîrin sonunda şu cümleler bulunmaktadır: “Âlemin böyle gafletli günlerinde, Mevlâ-yı Müteâl Hazretleri’nin mahz bir ihsân-ı kerîmidir ki memâlik-i Hindistan’dan medine-i Bofâl’da hâdim-i şeriat, müdebbir-i umur-i memleket Muhammed Cemaleddin Han Hindî-i Dehlevî Hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’in manasını herkes fehm itmek üzre Hind ve Afgan lisanlarında tefsîrler tertib ve tab’ itdirüb diyar-ı Hindiyye ve bilâd-ı Afganistan’da nüshaların neşr eylemişler ki himmetleriyle hâs ve âm meânî-i Kur’aniyyeyi kolayca ve güzelce fehm itmişlerdir. Bu defa Türkistan ahalisi dahi meânî-i Kur’aniyyeden âşina olmaları niyet-i hayriyyesiyle Hindistan’a hemcivar olan Türkistan-ı kadim ahalisi lisanlarına muvafık olarak Türkçe bir tefsîr tertib olunmasına himmet eylediklerinde bi-hamdihî Teâlâ işbu Tefsîr-i Cemâlî telif kılınmıştır.” (Muhammed Hayruddin Han, Kitâbu’t-tefsîri’l-cemâlî, İstanbul, 1294, IV, 233)

[84] Muhammed Hayruddin Han, age, İstanbul 1294, IV, 232.

[85] Muhammed Hayruddin Han, Kitâbu’t-tefsîri’l-cemâlî, IV, 235.

[86] Muhammed Hayruddin Han, age, IV, 219.

[87] Vassâf, Sefîne, II, 399-400; Mustafa Özel, “Son Dönem Osmanlı Tefsîr Tarihinden Bazı Portreler II”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 16, 2002, s. 115-116.

[88] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 155-157. Bu eser, Yakup Çiçek tarafından İhlâs Sûresi Tefsîri ismiyle neşredilmiştir (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı (İFAV), 1996, 75, 176 sayfa).

[89] el-Müzzemmil 73/8.

[90] Vassâf, Sefîne, III, 123.

[91] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, II, 40; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 753, no: 438; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 183.

[92] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, II, 39-40; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 166.

[93] Süleyman Ateş, İşârî Tefsîr Okulu, İstanbul 1988, s. 257.

[94] Bursalı, age, I, 285-286; Doğan, age, s. 117, 245, 250, 260.

[95] Bursalı, age, I, 385-387; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 755, no: 441; Doğan, age, s. 40, 239, 281.

[96] Nail Bayraktar, Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları Alfabatik Kataloğu, İstanbul 1993, I, 105, 107; Mustafa Özel, “Muhammed Nûru’l-Arabî’nin Fâtiha ve Kevser Sûreleri Tefsîri”, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 28, 2008, s. 1-10.

[97] Bayraktar, Osman Ergin Yazmaları Alfabatik Kataloğu, III, 74.

[98] Bursalı, age, II, 58-59; Bilmen, age, II, 759, no: 444; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 225; Özel, “Son Dönem Osmanlı Tefsîr Tarihinden Bazı Portreler II”, sayı: 16, s. 119.

[99] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 318; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 760, no: 445; Ateş, İşârî Tefsîr Okulu, s. 257; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 200.

[100] Bursalı, age, I, 134.

[101] Muallim Nâci, Hulâsatü’l-İhlâs, İstanbul, 1304, s. 13-16.

[102] Bursalı, age, II, 422-426; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 798.

[103] Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, haz. Cavid Baysun, Ankara 1986, s. 15.

[104] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, II, 129-132. Bu eser, Ali Osman Yüksel tarafından tercüme edilerek Muhtasar Kur’an Tarihi ismiyle neşredilmiştir (İstanbul 1985).

[105] Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 130, 797.

[106] Bursalı, age, I, 65; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 123.

[107] Diğer eserleri için bk. Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 762, no: 449; Ömer Yılmaz, Edirne Müftüsü Mehmed Fevzî Efendi, Ankara 2008, s. 82-122; Mustafa Uzun, “Fevzi Efendi”, DİA, XII, 506.

[108] Albayrak, age, III, 272; Özel, agm, sayı: 16, s. 142.

[109] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 287-288; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 125.

[110] Bursalı, age, I, 318-319.

[111] Bursalı, age, II, 208-209.

[112] M.Ü.İ.F. Ktp., Öğüt, no: 1159.

[113] Vassâf, Sefîne, IV, 136; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 150, 784.

[114] Bursalı, age, II, 59-60; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 771, no: 451; Mardin, age, II-III, 288; Doğan, age, s. 224.

[115] Bu eser, Hidâyet Zertürk tarafından sadeleştirilerek neşredilmiştir (İstanbul 2008).

[116] el-Kalem 68/1.

[117] Vassâf, Sefîne, III, 269. Bu eser Divan Yayınları tarafından 2001’de İstanbul’da 155 sayfa halinde neşredilmiştir.

[118] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, III, 277-278; Özel, agm, sayı: 16, s. 124.

[119] Bursalı, age, III, 27-28; Mustafa Kara, “Hocazâde Ahmed Hilmi”, DİA, İstanbul 1998, XVIII, 207.

[120] Mardin, age, II-III, 238-240, 376-442, 927; Albayrak, age, III, 201-202; Özel, agm., sy. 16, s. 125-126.

[121] Albayrak, age, II, 358-359.

[122] Mehmed Serhan Tayşi tarafından neşredilmiştir. Bk. Vâridât-ı Bedreddin, İstanbul: MVT Yay., 2010, 76+124 s.

[123] Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 774, no: 455; Albayrak, age, III, 390-391; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 187; İsmail Kara, Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi, İstanbul: Dergâh Yay., 2011, I, 107-108.

[124] Albayrak, age, IV, 242-244.

[125] Gündüz, age, s. 65-66.

[126] Mardin, age, c. II-III, s. 181-182, 390-395, 404-413, 581-644, 779, 783, 859-860, 1107; Albayrak, age, IV, 390-391.

[127] Vassâf, Sefîne, IV, 212-214.

[128] Vassâf, age, II, 395, 398.

[129] A. Abdülkâdiroğlu, “Ahmed Mâhir Efendi”, DİA, II, 98.

[130] TBMM Zabıt Ceridesi, Altmışbirinci İctima, 21 Şubat 1341 Cumartesi, İkinci Celse; Dücane Cündioğlu, Bir Kur’ân Şâiri -Mehmed Âkif ve Kur’an Meâli-, İstanbul 2000, s. 120, 292.

[131] Vassâf, Sefîne, IV, 269-270.

[132] Mollaibrahimoğlu, Yazma Tefsir Literatürü, s. 613-616.

[133] Bayraktar, age, I, 22.

[134] en-Nebe’ 78/1-2.

[135] Vassâf, age, II, 268.

[136] Turan Alptekin, “Ahmed Hüsameddin”, DİA, II, 91; Özel, agm, sayı: 16, s. 127-128.

[137] Vassâf, Sefîne, IV, 147-149; Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 151.

[138] Albayrak, age, III, 72-73; Nihat Azamat, “Elif Efendi, Hasîrîzâde”, DİA, XI, 37-38; Özel, agm, sayı: 16, s. 129-130.

[139] Albayrak, age, V, 92-93.

[140] Cemal Kurnaz, Mustafa Tatcı, “Hüseyin Vassâf”, DİA, XIX, 18-19; Özel, agm, sayı: 16, s. 130-131.

[141] Vassâf, Sefîne, I, XXVII. Hüseyin Vassâf, Ahmed Nazmî Efendi’nin tercüme-i hâlini yazarken şöyle der:

“Kendisiyle hukûk-ı kadîmem olup bir zamanlar beraber çalışmak sûretiyle Sûre-i Bakara ve Sûre-i Yâsîn’i Rûhu’l-Beyân’dan tercüme etmiş ve Sûre-i Yâsîn Tefsîri tercümesine birçok hakâyık daha ilâve etmiş idik.” (Vassâf, age, IV, 148)

[142] Albayrak, age, III, 123-124; Ercan Alkan’ın eser hakkında kısa bir tanıtımı için bk. Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, sayı: 27, 2011, s. 365.

[143] el-Hadîd 57/16.

[144] el-Hadîd 57/20.

[145] el-Hadîd 57/21.

[146] el-Hadîd 57/22.

[147] Muhammed Es’ad Efendi, Mektûbât, Dersaâdet: Matbaa-i Ahmed Kâmil, 1343, s. 125-126.

[148] Ömer Çelik, “Muhammed Es’ad Erbilî’nin (1847-1931) Kur’ân-ı Kerim Âyetlerini Yorumlama Yaklaşımı”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, sayı: 6, 2001, s. 177-210.

[149] Vassâf, Sefîne, I, 411-412; Özel, agm, sayı: 16, s. 139.

[150] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 390-392; Bilmen, Tefsîr Tarihi, II, 590-592, no: 273; Doğan, Osmanlı Müfessirleri, s. 167-170.

[151] Semerkandi’nin Nebe’ cüzü tefsîri Mustafa Küçük tarafından günümüz Türkçesine kazandırılmış ve Amme Cüz’ünün Tercüme ve Tefsîri ismiyle İstanbul’da 1984 tarihinde 247 sayfa halinde Sezgin neşriyat tarafından neşredilmiştir. Bu durum, Semerkandi’nin tefsîrine olan tarihî alâkanın günümüzde de devâm ettiği anlamına gelmektedir.

[152] İshak Yazıcı, Tefsîru Ebi’l-Leys’in Muhtemel Kaynakları Hakkında Bir Araştırma, Samsun 1988, s. 4.

[153] İbn-i Arapşah, Nebe’ Tefsîri Tercümesi, Dersaadet: Cemal Efendi Matbaası, 1317/1899, s. 46-47.

[154] Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Ktp. Ayasbeyoğlu, no: 342; Öğüt, no: 1130.

[155] Bk. Mehmed Şeyhî, Vekâyiu’l-fudala, II, 158; Mehmed Süreyyâ, age, IV/1, 235.

[156] Terceme-i Tefsîr-i Tibyân, Arap harfleriyle dokuz kez basılmıştır. 4 cilt, Kâhire 1257/1841-1842, 1849, 1866-1867 (İstanbul, Matbaa-i Sultaniye), 1875, 1890-1891, 1891, 1899-1900, 1902-1903, 1905- 1906. İki kez de Latin harfleriyle basılmıştır. 1956-1957’de Süleyman Fahir tarafından latinize edilip sadeleştirilerek Kur’ân-ı Kerim Meali ve Tefsîri ismiyle İstanbul’da basılmıştır. 1980-1981’de Ahmed Davudoğlu tarafından tekrar neşredilmiştir.

[157] Erhan Yetik, “Tasavvufi Açıdan Fâtiha Tefsîri (İsmail-i Ankaravi’nin Fütûhât-ı Ayniye’si Üzerine Bir Çalışma)”, On Dokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 8, 1996, s. 45-107.

[158] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, I, 201-202.

[159] Bazı kütüphane fişlerinde ve bunların tesiriyle Kur’ân tercümeleri listelerinde bu eser İsmail Hakkı Bursevî’ye (v. 1137/1724) izâfe edilmektedir. Bu hata muhtemelen iki büyük âlimin de sahip olduğu el-Celvetî nisbesinden kaynaklanmaktadır.

[160] Bk. Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf, s. 795.