Sahabe-i Kiram Hakkında Müslümanların Sahih İtikadı Nasıl Olmalıdır.Osmanlı Ulema ve Hulefasından Ömer Nasuhi Bilmenin Bu Değerli Eserini Okumak İçin Tıklayınız.

"Allah Ademi Kendi Sûretinde Yaratmıştır" Rivâyeti Hakkında

Yayınlanma Manşet

Ebubekir Sifil HocaEfendi

"Allah Ademi Kendi Sûretinde Yaratmıştır"(1) Rivâyeti Hakkında

“Bu ümmetin alimleri, ‘Allah Teâlâ, adem’i Rahman’ın sûretinde, biçiminde yaratmıştır’ demeyi inkâr etmemişlerdir, Selef ve bu ümmetin alimleri bunu yanlış görmemişler, ben diyorum ki; ‘tam aksine bu ümmetin alimleri Allah Teâlâ’nın adem’i Rahman’ın sûretinde yarattığını söyleme konusunda ittifâk etmişler’ derim. Bazı alimler bu rivayetin sahîh olmadığı konusunda bazı şeyler söylemişlerse de, bunun benzeri şeyler vardır, bazı şeyler vardır ki cahiller onu duyup ta yanlış sonuca gitmesinler diye alimler ‘bu doğru değil, bu hatalı, bu yanlış, bu zayıf’ demişlerdir.”(2) 

Yukarıda "1" nol'lu dipnotta verdiğimiz kaynaklardan bir kısmında bu hadis, insanların yüzüne vurmaktan veya yüzü kötülemekten sakındıran ifadelerden sonra, bir kısmında da Hz. Âdem’in (a.s) yaratılışı anlatılırken ifade edilmiştir. Diğer bir kısım kaynaklarda ise sadece burada (başlıkta) zikrettiğimiz cümle/lafız yer almaktadır.

Müşebbihe/Mücessime ve -ilk paragrafta- kendisinden iktibas yaptığımız İbn Teymiyye, bu hadiste geçen ve “suretinde” diye tercüme ettiğimiz “alâ sûretihî” ifadesindeki “he” zamirinin Allah Teala'ya (c.c) ait olduğunu iddia ederek, Allah Teala'nın (c.c) bir sureti bulunduğunu ve Hz. Âdem’i (a.s) de o surette yarattığını ileri sürmüş ve bunu bir Akaid ilkesi olarak benimsemişlerdir.

Bu yanlış anlayıştan hareket ederek söz konusu hadisi kimileri de mana ile rivayet etmiş ve kendi inançlarına uydurmuşlardır.

Oysa sadece Kelam âlimleri değil, Hadis imamları arasında da bu yaklaşım biçimine karşı çıkanlar vardır. Mesela İbn Hibbân “alâ sûretihî” ifadesindeki zamirin Allah Teala'ya değil, Hz. Âdem’e (a.s) raci olduğunu söylemiştir.(3)

Keza İbn Huzeyme de -aşağıda da zikredeceğimiz gibi- hadisin bu şekilde anlaşılması gerektiğini söylemiştir.

Yine bu zamirin, yüzüne vurulmak veya yüzü hakkında kötü söz söylenmek istenen kişiye raci olduğu da söylenmiştir.(4)

Bu hadisin, yanlış yollara sapılmasına sebep olan mana ile rivayet şekilleri aşağıdaki gibidir:

1- “Allah Adem'i Rahmân'ın suretinde yaratmıştır.”(5)

2- “Mukatele eden kimse yüzden [hasmının yüzüne vurmaktan] sakınsın. Zira insanın yüzünün şekli, Rahmanın yüzünün şeklindedir.”(6)

3- “Mukatele eden kimse yüzden [hasmının yüzüne vurmaktan] sakınsın. Zira Allah Teâlâ onu, kendi yüzünün suretinde yaratmıştır”(7)

4- “Yüzü kötülemeyin. Zira Âdemoğlu, Rahman azze ve celle'nin suretinde yaratılmıştır.”(8)

Mana ile yapıldığında şüphe bulunmayan ve meşhur Hadis musannefatında yer bulamamış olan bu rivayet şekillerinden ilkini İbn Huzeyme
“Kitâbu't-Tevhîd”inde(9) zikretmiş ve şöyle demiştir:

“Bu rivayette üç illet vardır;

“Birincisi: (Bu rivayeti nakleden) es-Sevrî,(10) (aynı hadisi İbn Ömer (r.a)'den nakleden) Atâ'ya muhalefet etmiş ve hadisi mürsel olarak nakledip, İbn Ömer'in adını zikretmemiştir.

“İkincisi: el-A'meş müdellis(11) bir ravidir ve bu hadisi (senedde kendisinin üzerinde bulunan) Habîb b. Ebî Sâbit'ten bizzat işittiğini söylememiştir.

“Üçüncüsü: Habîb b. Ebî Sabit de müdellistir. Bu kişinin, bu hadisi (senedde kendisinin üzerinde bulunan) Atâ'dan bizzat işittiği bilinmemektedir. (...)

“Dolayısıyla -eğer rivayet cihetinden müsned olarak sahih ise- bu haberin manası şöyledir: Âdemoğulları, Rahman olan Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem’i (a.s) yarattığı suret üzerine yaratılmışlardır. (...) Hz. Âdem’in (a.s) sureti [şekli, boyu] altmış zira'dır. Ki Resulullah (s.a.v) böyle haber vermiştir. Şu halde Hz. Âdem (a.s) bu suret üzere yaratılmıştır; yeterli ilmî araştırma yapmayan kimselerin tevehhüm ettiği ve zannettiği gibi hadisteki “suretinde” ifadesi “Rahman'ın suretinde” manasında değildir ve buradaki “suret” kelimesi, Allah Teâlâ’nın (c.c) sıfatlarından birisi değildir...”(12)

el-Beyhakî de bu hadisi zikrettikten sonra şunları söyler:

“Bu haberin lafzı asıl olarak, muhtemelen Ebû Hureyre (r.a) hadisi olarak rivayet ettiğimiz hadisteki gibidir.(13) Böyleyken ravilerden bazısı, bu hadisi, kalbine gelen manayı aksettirecek şekilde rivayet etmiştir.”(14)

el-Kevserî merhum bu hadise düştüğü dipnotta, İbn Huzeyme'nin, söz konusu hadis hakkında zikrettiği - yukarıda verdiğimiz- üç illeti naklettikten sonra şöyle der: “İbn Huzeyme -her ne kadar Akaid ile ilgili diğer konularda hatası çok olan birisi ise de- bu illetler konusunda doğruya isabet etmiştir. Gariptir ki, Muhaddisler'den pek çok kimse, bu hadis hakkında söylediklerinden ötürü ona buğzetmektedirler. Oysa İbn Huzeyme'nin tehlikeli yanlışlıkları konusunda onlar onun gölgesinden ve izinden ayrılmayan kimselerdir. Allah'tan (c.c) selamet dileriz.”(15)

Yukarıda zikrettiğimiz ikinci rivayete gelince, bu rivayetin senedinde bulunan Abdullah b. Lehî'a, hafızası sağlam olmayan birisidir. Bu sebeple Hadis imamlarından pek çoğu onun rivayetlerinden sakınmışlardır. Bu zatın rivayetlerini kabul edenler ise, bunu, Abdullah b. el-Mübârek, İbn Vehb, el-Mukrî ve el-Ka'nebî'nin kendisinden aktardığı rivayetlere tahsis etmişlerdir. Yukarıdaki rivayeti İbn Lehî'a'dan nakledenler arasında bu zatlardan hiç birisi bulunmamaktadır.

Bu zat hakkında İbn Hibbân şöyle der:

“İbn Lehî'a'nın, gerek öncekiler ve gerekse sonrakiler tarafından aktarılmış olan haberlerini [hadislerini] araştırdım. Sonrakilerin kendisinden aktardığı haberlerin birbirine karıştırılmış olduğunu gördüm. Öncekilerin kendisinden aktardığı asılsız haberler ise çoktu. Ben de bunları sabit rivayetlerle karşılaştırdım ve gördüm ki, İbn Lehî'a, zayıf ravilerin rivayetlerini, güvenilir ravilerden almış gibi rivayet ediyor...”(16)

Nitekim İbn Ebî Âsım'ın adı geçen eserindeki hadisleri tahriç eden M. Nâsıruddîn el-Albânî de İbn Lehî'a'nın seyyiü'l-hıfz [hafızası kötü] birisi olduğunu söylemektedir.(17)

Dolayısıyla bu zat kanalıyla gelmiş olan bu rivayete de güvenilemeyeceği açıktır.

Aynı hadisin, el-Âcurrî tarafından zikredilen senedinde bulunan Habîb b. Ebî Sabit, müdellis bir ravidir. Kendisi bu rivayeti Atâ'dan, bizzat işittiğini açıkça belirtmeksizin nakletmiştir. Müdellis ravilerin bu türlü rivayetlerinin merdut olduğunu az yukarıda belirtmiştik. Üstelik onun Atâ'dan naklettiği rivayetlerin mahfuz olmadığı Hadis otoriteleri tarafından ifade edilmiştir.(18)

Üçüncü sırada zikrettiğimiz rivayete gelince, bu, Sa'îd b. Ebî Arûbe'nin Katâde'den naklettiği bir rivayettir. Ancak bu hadisi Katâde'den nakleden el-Müsennâ b. Sa'îd ve Hemmâm gibi başka raviler, onu sadece “Allah Âdem’i suretinde yaratmıştır” şeklinde rivayet etmişler ve “kendi yüzünün” ifadesine yer vermemişlerdir. Onların bu rivayetlerini Müslim ve Ahmed b. Hanbel nakletmişlerdir.

Keza aynı hadisi Süfyân ve Muhammed b. Ebî Osman da söz konusu ifadeye yer vermeksizin rivayet etmişlerdir. Onların rivayetini de el-Buhâri ve Ahmed b. Hanbel aktarmışlardır.

Dördüncü sırada zikrettiğimiz rivayet ise, İbn Huzeyme'nin tenkit ettiği tarik ile gelmiştir. Dolayısıyla bu rivayet de güvenilmezdir.

Sonuç olarak söylemek gerekir ki, mahfuz olan şekil, bu saydıklarımızın rivayetleridir. Nitekim el-Mâzerî, bu hadisin, “alâ sûretihî” ifadesi üzerine yukarıda dört madde halinde sıraladığımız şekillerde yapılan ziyadelerinin sahih olmadığını söylemiştir.(19)

el-Beyhakî şöyle der: “Suret, terkip demektir. Musavver [suretlendirilmiş, biçim verilmiş] olan şey mürekkeptir [muhtelif parçaların biraraya getirilmesiyle oluşturulmuştur], musavvir [şekil veren] de mürekkip [muhtelif parçaları bir araya getiren]' dir. (...) Allah Teâlâ’nın (c.c) musavver olması caiz olmadığı gibi, O'nun bir suretinin bulunması da caiz değildir. Çünkü suret(ler) muhtelif ve görünüşler birbirine zıttır. Görünüşlerin ve suretlerin birbirine zıt olması sebebiyle Allah Teâlâ’nın (c.c), bütün suret ve görünüşlerle muttasıf olması caiz değildir. Bir tahsis edici olmadan, bu şekil ve görünüşlerden sadece birisinin Allah Teâlâ’ya tahsis edilmesi de caiz değildir. Çünkü bu suret ve görünüşlerden birisiyle muttasıf olanın, tümüyle muttasıf olması da (aklen) caizdir. Allah Teâlâ’nın bunlardan sadece birisiyle muttasıf olması, bütün görünüş ve suretleri değil de onlardan sadece birisini O'na tahsis eden bir muhassıs [tahsis edici delil] bulunmasını gerekli kılar. Bu ise -hâşâ- Allah Teâlâ’nın mahlûk olmasını icabettirir ki, bu muhaldir! Şu halde Allah Teâlâ’nın (c.c) musavver olması akıl dışı bir şeydir...”(20)

Ebu'l-Mu'în en-Nesefî'nin bu konuda söyledikleri de el- Beyhakî'nin bu ifadeleriyle ilgi çekici bir benzerlik arzetmektedir.(21)

Abdülkahir el-Bağdâdî, Allah Teâlâ’nın (c.c) bir sureti bulunduğunu iddia edenler hakkında şöyle demiştir:

“el-Eş'arî ve Kelamcılar'ın çoğunluğu, bid'ati küfür olan veya küfre yol açan bütün bid'atçilerin kâfir olduğunu söylemişlerdir. Ma'budunun bir sureti bulunduğunu iddia edenler, O'nun bir sınırı veya sonu bulunduğunu söyleyenler yahut O'nun hareket etmesinin veya hareketsiz durmasının [sükûn] caiz olduğunu ileri sürenler böyledir...”(22)

el-Kuşeyrî de “er-Risâletu'l-Kuşeyriyye” adlı ünlü eserinde Tasavvuf büyüklerinin akidevî görüşlerini, kendilerinden naklen senetleriyle birlikte verir.

Buraya teker teker alamadığımız bu görüşler, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in benimsediği akaid ilkelerine tamamıyla uygundur.(23)

en-Nevevî şöyle der:

“Bil ki, ilim ehlinin, sıfatlarla ilgili ayet ve hadisler konusunda iki görüşü vardır. “Birincisi Selefin büyük çoğunluğunun veya tamamının görüşüdür. Onlar, bu sıfatların manası hakkında konuşmazlar. Aksine şöyle derler: Bize gereken, bunlara inanmak ve iman etmektir. Bu sıfatların, Allah Teâlâ’nın celal ve azametine layık bir manası vardır. Bununla birlikte bizler kesin bir şekilde inanırız ki, Allah Teâlâ’nın benzeri hiçbir şey yoktur. O, tecessümden [cisim özellikleri taşımaktan], (bir mekândan diğerine) intikalden, bir yönde bulunmaktan, mekân işgal etmekten ve mahlûkatın diğer sıfatlarından münezzehtir. Bu, Kelamcılar'dan bir grubun da mezhebidir. Kelamcılar'ın muhakkiklerinden bir cemaat da bu görüşü seçmiştir. En sağlıklı görüş de budur.

“İkinci görüş ise Kelamcılar'ın büyük çoğunluğuna aittir. Buna göre bu türlü ayet ve hadisler, yerine göre ve layıkı veçhile tevil edilir. Bunların tevili ancak Arap dilini, usul ve fürua ait kaideleri hakkıyla bilen ehil ve ilimde temrin sahibi kimselere caizdir...”(24)

Görüldüğü gibi en-Nevevî'nin burada iki görüş halinde özetlediği bu tavır, tamamıyla Ehl-i Sünnet'in benimsediği çizgiyi yansıtmaktadır.

Peki, Ehl-i Sünnet'in benimsediği çizgi neye dayanmaktadır? denecek olursa, buna kısaca “En başta Kur'an-ı Kerim'de yer alan tenzih ayetlerine dayanmaktadır” diye cevap veririz. O halde, Allah Teâlâ (c.c) hakkında yukarıdan beri tenkit ettiğimiz inanç ve düşüncelerin taşınmasını imkânsız kılan ayetleri görelim:

Tenzih Ayetleri

Allah Teâlâ’nın (c.c) mahlûkata benzemekten münezzeh olduğunu ortaya koyan pek çok ayet-i kerime vardır. Müteşabihat kapsamına giren ayetler konusunda herhangi bir problem karşımıza çıktığında, sözünü ettiğimiz bu “muhkem” tenzih ayetleri esas alınmalı ve müteşabih ayetler de bunların oluşturduğu temel çerçeve doğrultusunda anlaşılmalıdır. Aksi halde Mücessime/Müşebbihe'nin düştüğü yanılgılara düşmek kaçınılmaz olur.

Yazımızın bu son bölümünde tenzih ayetlerinden örnekler zikrederek, Allah Teâlâ (c.c) hakkında neye nasıl inanılması gerektiği noktasındaki çerçeveyi ortaya koymaya çalışacağız.

1- “O'nun benzeri hiç bir şey yoktur. O, Semî'dir, Basîr'dir.”(25)

Bu ayet, mutlak ve kesin ifadesiyle, Allah Teâlâ’nın (c.c) benzeri hiçbir varlık olmadığını bildirmektedir. Şu halde O, sıfat ve fiillerinde mahlûkatından herhangi bir şeye benzemekten yüce ve münezzehtir.

Nitekim “O'na hiçbir şey denk olmamıştır”(26) ayeti de aynı hususu vurgulayan bir diğer muhkem ayettir. Esasen “Onun benzeri hiçbir şey yoktur” şeklinde meallendirilen “Leyse kemislihî şey'un” ayeti, ayet ve hadislerin zahiri [dış] anlamları esas alınarak anlaşılması gerektiğini söyleyen Müşebbihe/Mücessime'nin bu anlayışının yanlış olduğunu ortaya koyan en güçlü delillerden birisidir. Zira ayetin zahir anlamı Allah Teâlâ’nın (c.c) - hâşâ- bir “misli” bulunduğunu ifade eder tarzdadır. Zahir ifadeye bağlı kalınarak bu ayete verilecek meal, “Onun benzeri gibi hiçbir şey yoktur” tarzında olmalıdır. Bu da Allah Teâlâ’nın (c.c) -hâşâ- bir “benzeri” bulunduğu ve O'nun bu “benzeri gibi” hiçbir şey olmadığı anlamına gelir ki, böyle bir şey ileri süren hiç kimse olmamıştır, olamaz!

2- “O halde yaratan (Allah), yaratmayan (varlıklar) gibi olur mu?”(27)

Bu ayet, yaratma, yani yoktan var etme kudretinin sadece kendisinde bulunduğu Allah Teâlâ’nın (c.c), yaratma özellik ve kudretine sahip bulunmayan varlıklar gibi olmadığını ortaya koymakta ve ayette kullanılan soru ifadesi de bu gerçeği vurgulu bir şekle sokmaktadır.
Demek ki, yaratıcı ile yaratma kudretine sahip olmayan varlıklar, varlıkta, sıfatlarında ve fiillerinde zorunlu olarak birbirinden farklıdır.

3- “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.”(28)

Ayet ve hadisleri zahiri anlamlarının dışına çıkmadan anlama iddiasında olan Müşebbihe/Mücessime'nin bu yaklaşımı esas alınacak olursa, bu ayet bağlamında ortaya kaçınılmaz olarak şu sonuç çıkacaktır: İnsanlar nerede olurlarsa olsunlar, Allah Teâlâ (c.c) onlarla mekânsal anlamda beraberdir. Oysa Müşebbihe/Mücessime dahi bu ayeti tevil etmekte ve buradaki “beraberlik”in, mekânsal bir beraberlik olmadığını söylemektedirler. Allah Teâlâ (c.c), “ilmiyle” onlarla beraberdir; onların her yaptıklarını, hatta fiiliyata dökmedikleri niyet ve maksatlarını ve kalplerinden geçeni bilmesi anlamında onlarla beraberdir.

Esasen yukarıya aldığımız cümle, bir ayetin tamamı değil, bir parçasıdır. Baş tarafında ise, yukarıda üzerinde durduğumuz Arş'ı istiva konusu zikredilmektedir. Ayetin tamamı şöyledir: “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'ı istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.”

Müşebbihe/Mücessime taifesinin bu ayetin baş tarafı ile son tarafı konusunda iki farklı tutum sergilemesi calibi dikkattir. Şöyle ki: Onlar, buradaki “istiva”yı, mekânsal bir yerleşme anlamında yorumlarken, ayetin son kısmındaki “beraberlik”i [maiyyet] tevile tabi tutarak kelimenin zahiri anlamından sarf-ı nazar etmektedirler. Oysa tevil noktasında “istiva” ile “maiyyet” kelimelerinden birisini diğerinden farklı kılan ne olabilir?

Nitekim aşağıdaki ayet, buradaki “beraberlik”in ne anlama geldiğini açıklar tarzdadır:

4- “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”(29)
Bir önceki ayet hakkında söylediklerimiz bu ayet ile daha bir açıklık kazanmış olmaktadır. Hatta bu ayetteki vurgulu ifade, yani Allah Teâlâ’nın (c.c) insanlara, onların şah damarlarından bile daha yakın olması, şüphesiz ki ancak ve ancak O'nun ilmi ve kudretiyle açıklanabilecek bir vakıadır. Aksini düşünmeye ne akıl, ne de nakil izin verir.

5- “De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” De ki: “Allah”ındir.”(30)

Bu ayet, mekânın ve mekânda olan her şeyin Allah Teâlâ’nın (c.c) mülkü olduğunu açıkça ifade etmektedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ’nın (c.c) -Arş'ın üzeri, Kürsü'nün üzeri, gök gibi- bir mekânda olduğunu söylemek bu ayete göre mümkün değildir.

6- “Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur”(31)

Bu ayet de zamanın ve zamanla kayıtlı her şeyin Allah Teâlâ’nın (c.c) mülkü olduğunu bildirmektedir. Bu ayeti, 5. sırada zikrettiğimiz ayet ile birlikte göz önünde bulundurduğumuzda şunu söylememiz kaçınılmazdır: Mekân ve mekânsal olan her şey ile zaman ve zamansal olan her şey Allah Teâlâ’nın (c.c) mülküdür, mahlukudur. Allah Teala’nın, kendi mahluku olan bir zamana veya mekâna dahil olduğunu söylemek, sonradan var olan şeylerin [“havâdis”in] O’na hulul ettiğini söylemek demektir. Zamana ve mekâna bağımlı olmayan Allah Teala’nın zaman/zamansallık ve mekan/mekânsallık ile bu şekilde irtibatlandırılması O’na eksiklik, noksanlık ve kusur izafesi anlamına gelir. Bu sebeple “Allah Teâlâ (c.c), zamandan ve mekândan münezzehtir” diyoruz.

7- “(Allah 'a) secde et ve (O’na) yaklaş.”(32)

Şurası açıktır ki, kulun yer seviyesine en yakın olduğu durum, secde durumudur. Eğer kulun Allah Teâlâ’ya (c.c) yaklaşması secde ile mümkün oluyorsa -ki ayet bunu ifade etmektedir- bu durumda Allah Teâlâ’nın (c.c) –hâşâgökte olduğunu söyleyen Müşebbihe/Mücessime taifesi derin bir yanılgı içindedir demektir. Onlar dahi buradaki “yaklaşma”nın, “manevî bir yaklaşma, mevki ve makamın yükselmesi” gibi bir şekilde tevil edilmesi gerektiğini söylemek zorundadır.

O zaman şu soru gündeme gelir: Niçin bazı ayetleri zahirinden sarf-ı nazarla tevil ediyorsunuz da diğer bazılarını tevil dışında tutuyorsunuz? Esasen bizim “gök” denildiğinde anladığımız ve işaret ettiğimiz yön, yani bize göre “yukarı”, söz gelimi şu anda Amerika'da olan bir kimsenin “göğe işaret et” dendiğinde göstereceği yönün 180 derece aksi istikamette olacaktır. Çünkü dünya yuvarlaktır.

Bu da göstermektedir ki, “yukarı” ve “aşağı” gibi kavramlar izafîdir. Şu halde Allah Teâlâ’nın (c.c) böyle izafî şeylerle nitelendirilmesi, nakle aykırılığı yanında aklın bedihî gerçeklerine de aykırıdır.

Burada zikrettiğimiz ayetler ve daha birçok benzerleri, müteşabihat söz konusu olduğunda mutlaka hatırda tutulması ve yanlış bir kanaate sapmamak için çok iyi idrak edilmesi gereken ilahî beyanlardır. Mesele hakkında bunları belirleyici kılmak ve diğerlerini de bunların ekseninde anlamaya çalışmak Ehl-i Sünnet'in benimsediği yoldur; en sağlam, akla ve nakle en uygun olan yol da budur. Aksi halde, yukarıda ibretamiz örneklerini sunduğumuz türden hatalara düşülmesi kaçınılmaz olacaktır.

İtikadî konularda düşülebilecek hataların ise insanı hangi tehlikeli noktalara götüreceğini ayrıca izaha lüzum yoktur.

[Eser: Çağdaş Dünyada İslâmî Duruş]

Dipnotlar;

1- el-Buhârî, “İsti'zân”, 1, “Itk”, 20; Müslim, “Birr”, 11 ; “Cennet”, 28; Ahmed b. Hanbel, II, 244, 251, 315, 323, 434, 463, 519, III, 323; İbn Hibbân, “el-İhsân” XII, 419-21, XIII, 18-9, XIV, 33; el Humeydî, “el- Müsned”, II, 271.
2- İbn Teymiyye, Beyanû Telbisi'l-Cehmiyye, C6, S445)
3- Bkz. “el-İhsân”, XIV, 34.
4- Bkz. İbn Hacer, “Fethu'l-Bârî”, V, 183.
5- Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, “Kitâbu's-Sünne”, 64; İbn Ebî Âsim, “Kitâbu's-Sünne”, 228-9.
6- İbn Ebî Âsim, “Kitâbu's-Sünne”, 230.
7- İbn Ebî Âsim, “Kitâbu's-Sünne”, 227-8.
8- İbn Ebî Âsim, “Kitâbu's-Sünne”, 227-9; el-Âcurrî, “eş-Şerî'a”, 315.
9- İbn Huzeyme, “Kitâbu't-Tevhîd”, 38.
10- İbn Huzeyme, bu ifadelere yer vermeden önce, “Bu haberi es-Sevrî, müsned olarak değil, mürsel olarak rivayet etmiştir” demiş ve es-Sevrî kanalıyla gelen senedi ve metni zikretmiştir. Burada kasdettiği de budur.
11- Hadis Usulü'nde bu kelime -kısaca- bir hadisi bir kimseden bizzat işitmediği halde, işittiği izlenimini verecek şekilde nakleden kimseleri anlatır. Bu kimselerin, hadisleri naklederken “an fulân” [falan kimseden...] şeklindeki sözlerine itibar edilmez ve bu şekilde aktardıkları rivayetlere güvenilmez. Rivayetinin güvenilir sayılması için onu o kişiden bizzat işittiğini açıkça gösteren bir ifade kullanması gerekir. Konunun tafsilatı için Usul-i Hadis kitaplarına başvurulmalıdır.
12- İbn Huzeyme, “Kitâbu't-Tevhîd”, 38 vd.
13- Ebû Hureyre (r.a) rivayeti, “Biriniz (birisine) vurduğu zaman yüz(üne vurmak)den sakınsın ve “Allah senin yüzünü çirkinleştirsin” demesin. Zira Allah Teâlâ Âdem’i onun suretinde yaratmıştır” şeklindedir. el-Beyhakî, bu rivayeti de bir sonraki dipnotta vereceğimiz yerde zikretmiştir.
14- el-Beyhakî, “el-Esmâ ve's-Sıfât”, 291.
15- el-Beyhakî, “el-Esmâ ve's-Sıfât”, a.y., (dpnt., 1).
16- İbn Hibbân, “Kitâbul-Mecrûhîn”, II, 12.
17- İbn Ebî Âsım, a.g.e., 230.
18- Bkz. el-Ukaylî, “ed-Du'afâu'l-Kebîr”, I, 263; İbn Hacer, “Tehzîbu't- Tehzîb”, II, 156-7.
19- İbn Hacer, “Fethu'1-Bârî”, V, 183.
20- el-Beyhakî, a.g.e., 289.
21- Bkz. Ebu'l-Mu'în en-Nesefî, “Tebsıratu'l-Edille”, 1, 141.
22- Bu ifadeleri el-Kevserî merhum nakletmiştir. Bkz. “Makâlât”, 370.
23- el-Kuşeyrî, “er-Risâletu'l-Kuşeyriyye”, 3 vd.
24- en-Nevevî, “el-Minhâc”, III, 19.
25- 11/eş-Şûrâ,43.
26- 112/el-İhlâs,4.
27- 16/en-Nahl, 17.
28- 57/el-Hadîd, 4.
29- 50/Kaf, 16.
30- 6/el-En'âm, 12.
31- 6/el-En'âm, 13.
32- 96/el-Alak, 19.