Sahabe-i Kiram Hakkında Müslümanların Sahih İtikadı Nasıl Olmalıdır.Osmanlı Ulema ve Hulefasından Ömer Nasuhi Bilmenin Bu Değerli Eserini Okumak İçin Tıklayınız.

Kur'an'ın Bir Kısmı "Masaldır" diyen Kanal 24'ün İlahiyat Prf'si: Mustafa ÖZTÜRK

Yayınlanma Manşet

İhsan Şenocak Hocaefendi | İsrail ordusuna konuşan bir haham, “Kur’an en büyük düşmanımızdır. O, Müslümanların elinde olduğu müddetçe onlarla anlaşmamız nasıl mümkün olabilir ki?” demişti. Geçen asrın başlarında Libya’yı işgale hazırlanan İtalyan askerleri de marş söylerken, “Lanetli bir topluluğu yok etmek, Kur’an’ı ortadan kaldırmak için gidiyoruz.” diyordu. Fransızlar, Cezayir’de sert bir direnişle karşılaşınca, “Müslümanlar Kur’an okumaya devam ettikleri müddetçe onlara karşı nihai bir zafer kazanamayız.” diyerek Kur’an-ı Kerim’i hedef göstermişti.

İngilizler askerlerine Mısır’ı işgal gerekçesini üç kelimede şöyle özetlemişti: “Kur’an’ı Kabe’yi ve Ezher’i yok etmek.” (bk Enver el-Cündî, el-Hanceru’l-Mesmûm, s. 29). Yakın tarihte kaç işgal, kaç katliam haçlı ruhunu tahrik eden bu cümlelerle başladı.

Küresel güçler, hayatı ne kadar seviyorsa Kur’an-ı Kerim’i okuyanlar da Allah’ın Kelam’ı en yüce olsun diye şehid olmayı o kadar arzuladı. Onlar, Kur’an, Müslümanlara diriliş ve direniş ruhunu aşıladığından onu yok etmek ya da etkisiz hale getirmek istedi, bunun için ülkeler işgal etti, bunun için öldü, öldürdü. 

Aslında Batı, yok etmek istediği Kur’an’ın tesir gücünde bir Kitab’a sahip olamamanın ezikliğini yaşadı. Küresel eşkiyalık sistemini yok edeceğini bildiğinden dolayı hayranlığını izhar edemediği Kurân-ı Kerîm’e muhteşem bir coşku ile iman etmeyi çok arzuladı fakat mevcut sisteminin bekası için imandan istinkaf etti. Yüzbinlerce askerle çıkarma yapıp Müslüman öldürdü, her karış toprağa onlarca mermi yağdırdı. Yine de Kur’an’ın bünyesini, Müslümanlarla oluşturduğu tesanüdü sarsamadı.

Batı, ordularla Kur’an’a galip gelemeyeceğini anlayınca, yöntem değiştirdi; Kur’an etrafında şüpheler oluşturarak siyaseten mağlup etmesine rağmen, kendilerini, “kefere” dedikleri Haçlılardan daha üstün gören Müslümanların akidelerini sarsmayı, şüphelerle enkaza çevirmeyi planladı. Böylece merkezinde Allah’ın ayetlerinin olmadığı siyasi yapının önünü açacak, daha uzun ömürlü olmasını temin edecekti.

Bir Tüfeğe Bir Köy Dolusu İnsan

Batı, bazen bir ülkeyi, bazen de bir kıtayı sömürgeleştirdi; ülkeleri operasyon alanına çevirdi, bir tüfek parasına bir köy dolusu insan satın aldı. Fakat yine de istediği sonucu elde edemedi. Bir İslam ülkesinin tamamını işgal etse de Müslümanların kendisi gibi inanıp, kendisi gibi yaşamasını onlara empoze etmede nakıs kaldı.

Maddi manada refah içinde yaşayan Batı, Müslümanların zihinlerinde; ruhi hastalıklar içerisinde boğuşan ve bu yüzden de kurtarılmayı bekleyen “dünya adamları” olarak algılandı. Ahlak seviyesi itibariyle en menfur şeyden daha nefret edici, en katilden daha şakî görüldü. Bu yüzden her Müslüman baba oğlunu okumak ya da çalışmak için bir Batı ülkesine gönderirken, “Kefere ülkesine gidiyorsun dikkat et, kadınlara aldanma, gece hayatına özenme, okul bitince geri dön.” şeklinde oğluna tembihatta bulundu. Çünkü müslüman zihninde “Batı” kavramının karşılığı insanı, aileden, çocuktan, vatandan, sıladan bütün bunlardan öte Allah’tan koparan tecavüzkar bir siyasi güçtü, böyle tanımayı kendisi de arzuluyordu.

Emir ve Komuta Kur’an’da

Afrika’daki yerel dinlere mensup insanların bir kısmı, tecavüzcüsüne aşık olan kız gibi, kendilerini sömüren Batı’nın dinine girdi; Müslümanlar ise işgale uğradıkça, askeri darbelerle ülkeleri yarı açık ceza evine döndükçe ya da bir musibete maruz kaldıkça direnme azimleri arttı, hürriyet iradeleri tazelendi.

Batı, Müslümanlar yenilse de İslam’ın yenilmeyeceğini, yenildiğini zannettiği anlarda Kur’an ve Sünnet’ten beslenen Salahaddinlerle, Yavuz Sultanlarla, “Artık bundan sonra emir ve komuta Kur’an-ı Kerim’de” diyerek yeniden zuhur ettiğini defalarca tecrübe etti.

Topraktan Zihinlerin İşgaline

Batı, geçen asırdaki Afrika istilasıyla Hristiyan nüfusun oranını % 7’den %27’ye çıkardı, yerel dinleri eritti fakat Müslümanları kiliseye sokamadı. Bu yüzden kendi sonunu hazırlayacak İslami uyanışın daha sonra olması için Kur’an’la mücadelede sürekli farklı yollar denedi. Müslümanların zihinlerini şüphe ve inkarla zehirlemeyi en selametli mücadele tarzı olarak gördü. Bu yüzden oryantalizme ağırlık verdi. Sömürü ile kabaran direnci, oryantalizmle yok etmeye çalıştı. Hedefine ulaşabilmek için kitaplar, dergiler neşretti, konferanslar verdi. Gizli, açık faaliyetler yürüttü. Mustagribler tarafından idare edilen, Müslüman öğrencileri maddi imkanlarla tesir altına almayı amaçlayan cemiyetler kurdu.

Oryantalizm’in Hedefleri

Oryantalizm, her ne kadar doğunun tamamını kapsama alanına alıyor görünse de mücadele zemini itibariyle değerlendirildiğinde, Batı’nın kılıçla başaramadığını yapmak, İslam’ı, Kur’an ve Sünnet etrafında oluşturulacak şüphelerle vurmak iddiasıyla ortaya çıktığı açıktır. Bu yüzden İslam’ın esas bünyesini teşkil eden Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e saldırdı. Bağlamından kopardığı, hazifler yaparak saptırdığı mevzular çerçevesinde eserler telif etti, makaleler yazdı. En insaflı oryantalist, zehri en gizli olduğundan daha fazla insanı cezbetti, daha etkili oldu.

Oryantalist çalışmalar tercüme edildikçe ya da şarkiyat merkezlerinde onlarla doğrudan ilişki içerisinde olanların sayısı arttıkça Müslümanlar arasında Kur’an’a ve Sünnet’e şüpheyle yaklaşan insanların sayısı da arttı. Mealci zihniyetin Allah Rasulü’nün (s.a.v.) yaşadığı, ümmetin de 14 asırdır yaşama mücadelesi verdiği İslam’ı, “uydurulan din”, hevasının arzuladığı İslam’ı da “indirilen din” olarak anlatması gibi, mustagripler de dine hurafe, hurafeye din, dedi. Ne usul, ne füru, ne tefsir hiçbir şey istisna edilmeden her şeye şüphe ile bakıldı, İslam’ın sabiteleriyle oynandı. Klasikleriyle iftihar eden Batı’yı taklit edenler “yeni şeyler söylemek” lazım sloganıyla, kadim olanı reddetti, Ehl-i Sünnet ulemasına ait falan muhalled eser de muteberdir, diyemedi.

Fırka Mezarlığında Hayat Aramak

Batı’dan doğuya intikal eden her şeyin mustagribler tarafından sorgulanmadan alınıp muteber addedildiğini gören Oryantalizm, hedefine ulaşabilmek için Mutezile, Kaderiyye gibi fırkaları ihya etti, sonra da onların görüşlerini Batı’dan Doğu’ya taşıdı. İslami mefhumlar üzerinde ya oynadı ya da içlerini boşalttı. Onlara Arab’ın hiç kullanmadığı anlamaları vererek ayet ve hadislerin nasıl tahrif edileceğini gösterdi.

Küresel sömürüyü tehdit eden “Cihad”ı illegal bir ameliye olarak göstererek, eliyle, olmasa diliyle o da olmasa kalbiyle buğz eden Müslümanı hiçbir menfi hadiseye tepki vermeyen varlığa dönüştürmek istedi. Batıyla hesaplaşacak neslin ufkunu daralttı. Zina, riddet gibi suçları umûr-u adiyeden göstererek ahlaki zafiyetin yolunu sonuna kadar açtı. Fıkıh dahil bütün ilimlerin ıstılahlarıyla oynadı. Hiçbir ayete, hiç bir hadise dayanmayan görüşlerle tesettürü tanımladı, hicabı bir bez parçasına çevirdi.

Yerli Oryantalizm

Oryantalizm kemiyet itibariyle az fakat keyfiyet itibariyle çok sayıda Müslümanla doğrudan irtibat kurduğundan ve bütün Müslümanlar tarafından da ne için kurulduğu bilindiğinden tesiri istenilen neticeleri vermedi. Bu yüzden “yerli oryantalizm” şubesini açtı. Müslüman adı taşıyanların görev yaptığı bu şubenin personeli, müsteşriklere ait ifadeleri sanki kendi beyanatı gibi nakletti, bu çerçevede makaleler yazdı. Oryantalistler, “Dinin hasımları” olarak görülürken, yerli şubenin memurları, “Büyük kurtarıcı”, “Hiç kimsenin söyleyemediğini haykıran düşünür.”, “Özgürlük kürsüsü” gibi abartılı ifadelerle yüceltildi, ifsad ameliyeleri “Büyük Islah projesi” olarak takdim edildi.

Cemaleddin Afgani’den günümüze kadar “Büyük muslihler” olarak ortada dolaşanların siyaseten etkin oldukları İslam coğrafyasında Müslümanların sahipsiz halleri, yıkılan şehirleri, işgal edilen ülkelerinin muslihlerin düzenlediği sempozyum ya da tezlerde yer bulamaması, Kur’an’a masal diyen akademisyenlerin, Ümmet’in dirilişi ile alakalı tek bir makale kaleme almaması yerli oryantalizmin hedef saptırma, oyalama, uyutma gibi mekrî ameliyelerde ne kadar başarılı olduğunu göstermiyor mu?

En Karmaşık Telbîs-u İblis

Mustagriblerin İslamî bir ad ile çağrılmaları, “Müslümanların yenilmişliğine çare arıyoruz.” şeklindeki sloganları, İslam’ın sabitelerini inkar etmeyi, “Çağdaş bir zorunluluk”, “Akademik özgürlük” gibi aldatıcı cümlelerle beyan etmeleri, Cennet’i dünyada arayan konfor Müslümanlarını etkiledi. Oryantalistler İslam’ı yok etme, mustagribler/yerli oryantalistler ise ihya etme iddiasında olduğundan öncekilere nisbetle bin kat daha etkili oldular. Mustafa gibi isimleri taşımaları, lisanlarının Müslümanların lisanı olması, Ümmetle aynı soydan aynı boydan gelmeleri, büyük bir yanılgıya yol açtı. Bu yüzden geçen asır tarihin en karmaşık telbis-u İblisine tanık oldu. Dışarıdan sarsılamayan İslamî bünye, içerden büyük bir darbe yedi.

Yerli oryantalizmin memurları Allah Rasulü’nün (s.a.v.) haber verdiği gibi, “Cehennem’in kapılarına çağıran adamlar” olarak kendilerine icabet edenleri Cehennem’e atmak için çabaladı. Huzeyfe b. Yeman (r. a.) “Sıfhum lenâ/Bize onları tarif et.” deyince, Efendimiz, onları, “Bizim derimizden/milletimizden ve bizimle aynı dili konuşanlardan” (bk. Buharî, Menâkıb, H. no: 3411; Müslim, H. No: 1847) olacaklar şeklinde tanımladı.

Kur’an’a Tarihin En Büyük Saldırısı: “Demitolojizasyon”

Tarihi süreç içerisinde Kur’an’a karşı düzenlenen saldırıların en tehlikesi, Kur’an’da ki kıssaların bir kısmının uydurma olduğu iddiasıdır. Yerli oryantalizm bu ameliye ile Kur’an’ın kutsallığını yok etmek sonra da onu yaşanan değil, müzede ziyaret edilen bir kitap haline dönüştürmeyi hedefliyor.

“Kur’an’da geçen bir kıssanın bilfiil, bir yerde yaşanması zorunlu değildir.” diyen yerli oryantalizm, bu iddiasıyla dileyenin, dilediği sistem muvacehesinde bir kıssayı alıp, almamasının, ona hakikat ya da mitoloji demesinin yolunu açtı.

Mustafa Öztürk’ün “Bilimsel Nesebi”

Allah’ın kitabında, “batılın zıddı ya da vakıaya uygun hüküm” anlamına gelen “hak”(bk. Cürcanî, et-Ta’rifât, 94) kelimesi kıssalar bağlamında, onların vakıaya uygun, yaşanmış olaylar olduğunu bildirmek için kullanılır. Ne var ki Cahiliyye Araplarından sonra Yahudi asıllı Oryantalist Josef Horevitz(1874-1931) “Mebâhisu Kur’aniyye” adlı eserinde Kur’an-ı Kerim’deki kıssalar için “usture/masal/mitoloji” ifadesini kullanarak cahilî iddiayı iftira mahşerinden, şarkiyat enstitülerine taşıdı. Ardından da -sistem gereği- yerli oryantalizm “mitoloji” yakıştırmasına kendi icadıymış gibi akademik çalışmalarda yer verdi.

Bu bağlamda Sorbonne’da Emile Durkheim’in danışmalığında İbn Haldun üzerinde tez hazırlayan bir ara Mısır’da Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Taha Hüseyin(v. 1973) “Fi’ş-Şi’ri’l-Cahilî” adlı eserinde Kur’an’ın ve İslam’ın temel esasları için tecavüzkar ifadeler kullandı. Kıssalarla alakalı olarak da, Tevrat ve Kur’an’ın Hz. İbrahim ve İsmail’den bahsetmesi, bu iki ismin birer tarihi şahsiyet olduklarını isbat için yeterli değildir, dedi (Taha Hüseyin, fi’ş-Şi’ri’l-Cahili, 26; er-Rûmî, Menhecu’l-Medreseti’l-Akliyye, I, 447).

Daha sonra ise Muhammed Ahmed Halefullah hocası Emin el-Hulî’nin nezaretinde 1947 yılında hazırladığı, “el-Fennu’l-Kasasi fi’l-Kur’ani’l-Kerîm” başlıklı tezinde Kur’an’daki kıssaların bir kısmının usture/masal olduğunu, Kur’an’da tarihte hiç yaşanmadık hayali olayların geçtiğini iddia etti. Bu iddialar üzerine Mısır karıştı, ulema, bu anlayışa sahip olanları tekfir etti, tepkiler üzerine şimdiki adı Kahire olan Fuad Üniversitesi tezin reddine, öğrencinin de uzaklaştırılmasına karar verdi. O tarihe kadar sesi çıkmayan Emin el-Hulî Kur’an’daki kıssaların uydurma olduğunu, Halefullah’ın tezindeki her mevzunun gerçeği yansıttığını, ateşe atılsa da bu hususu savunacağını söyledi (Halefullah, a.g.e., 1; eR-Rûmî, a.g.e., 448).

Masalcılarla Tarihselciler Aynı Safta

Mısır’da bu çizgi tarihselci düşünceyle aynı damarda akmıştır. Nitekim, el-Hûlî’nin sistematize ettiği Aişe Abdurrahman, Ahmed Halefullah ve diğer “Edebi Tefsir” ekolü bağlıları tarafından Kur’an’a tatbik edilen ve Kur’an’ın sırf bir edebi ürün olduğunu söyleyerek Allah Rasulü tarafından uydurulduğunu îma eden anlayışın temellendirilmesi noktasında en kapsamlı çalışma Kur’an hakkındaki görüşleri hezeyanlarla dolu olduğundan dolayı Mısır uleması tarafından irtidat ettiğine dolayısıyla hanımıyla akdettiği nikahın fesh olduğuna hükmedilen Nasr Hamid Ebû Zeyd’e aittir. Nasr Hamid’in irtidadına hükmedilince en önemli müdafii Kur’an’a masal diyen Halefullah olmuştur.

Kur’an’a Masal diyen Yerli Bir Oryantalist: Halefullah

Tezinde Kur’an’daki pek çok kıssanın tarihi açıdan bir geçerliliği olmadığını iddia eden Halefullah, İslam’ın kürsüsü olarak iştihar eden Mısır’da Kur’an’da tarihi gerçeklere aykırı anlatımlar olduğunu ileri sürdü.

Kur’an’ın nuzulünden 14 asır sonra Mısır’da Müslüman adını taşıyan biri, Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’la mücadeleye girişti: “Onlardan okuduğun Kur’an’ı dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde: ‘Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir.’ diyerek seninle mücadele ederler.” (En’am: 25). Oryantalizmin yerli şubesi, arkasına küresel eşkıyayı alarak milyonlarca Müslümanın yüzüne baka baka Kur’an’a “masal” deme cüretinde bulundu.

Halefullah imanî olduğu kadar ahlakî bir sorun da teşkil eden teziyle aklın önünde geniş bir alan açmayı, Kur’an’da geçen tarihi her hadiseyi incelemeyi, bundan da rahatsız olmanın “bilimsel özgürlüğe” pranga vurmak anlamına geldiğini söyledi. Ona göre bu durum, amacı öğüt vermek olan Kur’an’a aykırı değildir. Ne var ki Halefullah bu yaklaşımıyla Ehl-i Kitab gibi davranıyor, Kur’an’ın hevasına uyan kısmını alıyor, diğerini ise reddediyor.

Nitekim Allah Teala konu ile alakalı şöyle buyurmaktadır: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini kuvvetlendireceğimiz bilgilerin her birini sana anlatıyoruz. Bunlarda sana yaşanmış olayların bilgisi/hak, müminlere de bir öğüt ve hatırlatma geldi.”(Hûd: 120). Ayetin mealinden de anlaşıldığı gibi Allah Rasulü’nü (s.a.v.) teselli eden, müminlere öğüt veren her bir kıssa haktır, yani gerçekte yaşanan olayların vahyedilmesidir. Ne var ki Halefullah kıssaların “öğüt” içermeleri ile alakalı kısmı alıyor, “hak” olmalarını reddediyor.

Tez Çapında Cüretkârlık

Halefullah’la bir tez çapında ifade imkanı bulan Kur’an’a “masal” deme cüretkârlığı aslında şunu iddia etmektedir: “Tarihi verilerle Kur’an-ı Kerim çatıştığında, tarih esas alınır, Kur’anî olan bilgi terkedilir.”. Beşerî olanı, ilahî olana önceleyen bu anlayış, adı Müslüman olan kişiler tarafından temsil edilmesi itibariyle materyalist bir inkardan daha tehlikeli olmuştur.

Tarih Kitapları mı, Kur’an mı?

Hz. Adem’le başlayan insanlığın tarihi on binlerce yıla dayandığına, m.ö. 3500 tarihinde bulunması itibariyle yazının yaşının da beş bin yıl olduğuna göre, yazılı tarihi esas almak en iyimser ifadeyle insanlık tarihinin 5000 yıl öncesini inkar etmektir. Kur’an-ı Kerim ise yazının henüz bulunmadığı dolayısıyla tarih yazıcılığının olmadığı zamanlardan, o zamanlarda yaşayan peygamberlerden de bahsediyor. Ayrıca tarihi bir olayı nakletmek, tarihçilerin itikadî, siyasî, ictimaî kabullerine göre de değişir.

Her tarihçi naklettiği bir hadiseyi ona inancının boyasını dökerek anlatır. İstanbul fethini Bizans ve Osmanlı tarihçilerinin eserlerinden okuduğunuzda, tek ortak noktanın İstanbul’un Osmanlı Devleti tarafından fethedildiğidir. Bunun dışında hemen her konu farklı vurgularla anlatılır. Buna rağmen malum anlayışa göre Kur’an’la tarih çatıştığında yine de tarihi tercih etmek, “bilimsel(!) olmanın” gereğidir. Bu yüzden Halefullah, Allah’ın vahyini esas alıp, insanın yeryüzü serüvenine nisbetle daha dün başlayan tarihi tashih etme yerine; tarihi esas alıp Allah’ın ayetlerini tashih etme cüretinde bulundu. Ne var ki, adı Ahmed olan bir Mısırlı böyle bir kıymete sahip tarihi verileri dikkate alıp, onlarla yer yer çatışan Kur’an’a usture/masal/mitoloji demeyi tercih etti.

İncil’i Esas Alıp Kur’an’a “Masal” Demek

Yahudi asıllı Josef’ten aldığı “Kur’an”a masal isnadında bulunma vazifesini eda ederken, reddiye sağnağına gömülen Halefullah’ın nebbaşlığına soyunan çağdaş İlahiyatçının neyi, nasıl, kimden arakladığını anlayabilmek için nesebinin dayanağı olan Halefullah’ın tezini bir örnek bağlamında muşahhaslaştıralım:

Halefullah, Yahudi ve Hristiyanların Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını, (Al-i İmran: 46),“Eğer konuşmuş olsaydı olağan üstü bir hadise olan bu durumun Tevrat’ta nakledilmesi gerektiğini” iddia ederek, reddettiklerini nakleder(Halefullah, a.g.e., 25). Halefullah’ın dikkat çektiği bu ayet, Allah Rasulü (s.a.v.) zamanında Yahudi ve Hristiyanların yaşadığı toplumda onların yüzüne karşı okundu. İslam’ı reddetme, Kur’an’a itiraz etme noktasında fevkalade bir iştiyak içerisinde olmalarına rağmen bu hususta hiçbir muhalefetleri olmadı.

Fahruddîn er-Razî, kelamcılardan naklen Hz. İsa’nın kundakta iken konuşmasını reddeden Hristiyanlara cevap sadedinde şunları söyler, “Hz. İsa’nın kundakta konuşması Hz. Meryem’in fuhuş iddialarından beraatine delalet etmek içindir. Orada bulunanlar da, Hz. İsa’yı duyanlar da az bir kalabalıktı. Bu tür durumlarda meselenin gizliliği noktasında anlaşmak normaldir. Onlar bunu zikretmeleri durumunda Yahudiler tarafından tekzip edilip yalancılıkla itham edileceklerini hissettiklerinden dolayı sustular ve bütün bunlardan dolayı mevzu, Allah Teala, Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.v.) haber verene kadar gizli kaldı.” Ayrıca bütün Hristiyanlar da bu durumu inkar etmedi. Nitekim Cafer b. Ebî Talib Meryem Suresi’ni Necaşi’ye okuyunca, Necaşî, “İsa (as) olayıyla bu kelamda zikredilenler arasında bir çekirdek kadar fark yok” dedi (er-Razî, Mefâtîhu’l-Gayb, VIII, 46-7).

Tarih kitaplarının Hz. İsa’nın çocukken konuştuğunu yazmamış olması da hadisenin yaşanmadığına delil olamaz. Çünkü tarih, ferdi planda cereyan eden binlerce hadiseyi yazmadı, yazamadı. Hz. İsa’nın bir çocuk olması hasebiyle konuşması da ferdi bir olay olarak tanıkların zihin dünyasında kaldı, kayda geçmediğinden sonraki kuşaklara intikal etmedi.

Tarih yazıcılığının sübjektifliği, hadisenin İslam’da olduğu gibi rivayet sistemiyle nakledilmiş olmaması ortada iken, garip hadiseleri tarihi hakikat olarak kabul edip Allah’ın ayetlerine tahrif edilen kitaptan ya da masal mecmualarından delil ya da itibar aramak, evhamı yakîn bilgiye tercih etmektir.

İncil üzerinde tarih boyu pek çok insan tasarrufta bulunmuş, bu yüzden hakla batıl bazen aynı cümlede, bazen de aynı sayfa ya da kıssada yer almıştır. Batılıların tarihlerinin önemli bir bölümünün kuruntu, efsane, yalan, propaganda ve biraz da hadiseleri olduğu gibi nakletme ameliyesinden ibaret olduğu zahirken nasıl oluyor da, tarihin bir çocuğun kundakta konuşmasını kayda geçmemesini, onu haber veren Allah’ın ayetinin tekzip edilmesine delil olarak kabul edebiliyorlar?

Hz. Meryem’i Niçin Yakmadılar?

İmran’ın eşi Hanne’nin adanmış çocuğu Hz. Meryem ne nişanlandı, ne evlendi, ne de üzerine bir erkek dokundu. Rahbanî bir hayatı tercih etti ve ömür boyu bu hayata sadakat gösterdi.

Yahudi Şeriatı’na göre, bir din adamının kızı zina ederse ateşte yakılırdı(Sifru’l-Ahbâr, IX, 21). Hz. Meryem’de, Hz. Harun’un soyundan bir din adamının kızı olarak evlenmeden bir erkek çocuk dünyaya getirdi fakat ateşte yakılmadı. Çünkü dünyaya getirdiği oğlu İsa beşikte konuşarak annesi Meryem’in fuhuştan beri olduğunu kanıtladı.

Ahmed Halefullah, Kur’an’ı itibarsızlaştırma projesinin yerli oryantalizm şubesinde çalışan bir mustagrib olarak vazifesini yaptı ve önemli bir bölümünün uydurma olduğu bizzat müntesipleri tarafından itiraf edilen İncil’i esas alarak Kur’an kıssalarına usture/masal dedi. Bu ameliyesiyle Kur’an-ı Kerim etrafında şüpheler oluşturmak için cüretkâr bir adım atmaya kalkıştı. Fakat ileriye gidemedi. Ulemanın reddiyeleri karşısında sükuta büründü. Elinde kalan vazifesini ise Kur’an’ın “half” dediği selefin mirasını zâyi eden zümreye bıraktı.

Müseccel Yobazlardan Öztürk’e “Masal Saldırıları”

Oryantalizmin masasından Mısır’a taşınan, müellifi Halefullah tarafından da savunulamayınca arşive kaldırılan kıssaların uydurma olduğu hezeyanı bugün bir televizyon kanalında da program yapmakta olan Mustafa Öztürk vasıtasıyla ilahiyat kürsülerinde seslendiriliyor.
Küfür cephesinin müseccel yobazlarından şu kadar yıl sonra bir ilahiyat hocası Allah’ın, Kitabında defaetle hakikat olduklarını beyan ettiği(Kehf:13) en güzel dediği(Yusuf:3), müminleri ibret almaya çağırdığı, uydurma olmadığını tasrih ettiği (Yusuf: 111) Kur’an kıssalarına “masal” isnadında bulunuyor. Evet Öztürk aynen şunları söylüyor: “Bizce bu noktada yapılacak en büyük yanlış, Kur’an kıssalarının tümünü birer tarihi hakikat olarak …. mütalaa etmektir.” (Öztürk, Kıssaların Dili, Ankara Okulu Yayınları, 2010, 99).

Ne gariptir ki bu hezeyanları Mekke müşrikleri ya da oryantalistler değil bir ilahiyat hocası söylüyor. Bu ilahiyatçıya göre Kur’an-ı Kerim’deki kıssaların gerçekte yaşanmış olaylar olduğuna inanmak yani Mekke müşriklerinin “öncekilerin masalları” şeklindeki hezeyanını reddetmek, “Dogmatiklik, eğer değilse safdilliktir.” (Öztürk, a.g.e., 98).

Aldığı maaş gereği Kur’an-ı Kerim’i anlatmakla mükellef olan birinin oryantalistlerin cephesinden Mekke müşriklerinin ağzıyla Kur’an’a saldırması bu yönüyle ilktir. Bu ilk olma şerefi de (!) Öztürk’e aittir.

Yerli oryantalistlere göre niçin Allah’ın peygamberlerinden bahseden ayetleri “masal” oluyor da, mesela tarihçilerin kitaplarına aldığı haberler “masal” sayılmıyor; tarih kitaplarına, masal mecmuası denmiyor. Eğer bu duruma insanların bir kısmının bu kıssaları tasdik etmemeleri gerekçe gösterilecekse ya da bazılarının onları benimsemediği söylenecekse peki neden herkesin ittifakla kabul etmediği nazariyelere masal değil de nazariye deniyor?!

Herhangi bir mesele ilmi açıdan ne kadar mantığa uymasa da insanlar ona yine de masal demezler. Çünkü bu mesele insanî olduğu kadar ahlakî bir mevzudur da. Bu noktada Mustafa Öztürk’ün, Allah Teala’nın Kur’an’da bildirdiği kıssaları tasdik edip-etmeme muhayyerliği tabiki vardır hatta vahye inanmayabilir de. Fakat ne onun, ne de onun gibilerin anlayamadıkları ya da inanmadıkları ayetlere “masal” deme hakkı yoktur.

Öztürk Kur’an’ı Ne Kadar Biliyor?

Sahabe Kur’an’ı daha çok Allah Rasulü (s.a.v.) mihrapta iken Onun ağzından dinledi. Erkekler gibi pek çok kadın sahabi de Kur’an’la istidlal edecek seviyeye yükseldi. Bir gün Hz. Ömer hutbede hazirûna mehirde aşırı gitmeyin deyince bir kadın yerinden kalkıp şöyle seslendi, “Ey Ömer! Allah bize veriyor, sense bizi mahrum ediyorsun. Allah Kitabında, ‘Onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayınız.’ buyurmuyor mu?” (Nisa: 20). Bunun üzerine Hz. Ömer, “Kadın isabet etti, Ömer yanıldı.” dedi, Başka bir rivayette ise, “Başını öne eğip, şöyle dedi, “Bütün insanlar senden daha fakihtir Ey Ömer!”(Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an, V, 66.).

Mustagriblerden proje adamı olmayanlarının savrulmasının temel nedeni meselelere bütüncül bakamamaları, bir konuda, ilgili diğer ayetlerden habersiz, siyak-sibaktan mahrum bir halde tek bir ayet üzerinden hüküm vermeleridir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin kafir olduğuna hükmeden (bk Maide: 44) “Tekfirci Müslümanlar” meseleyi, Hz. Yusuf’un, Allah’ın indirdiklerine göre yönetilmeyen bir ülkede hazineden sorumlu bakan olmayı talep ettiğini (Yusuf: 55) göz önünde bulundurarak değerlendirselerdi, Müslümanları tekfir etmeyecek, Maide suresindeki ayeti, “Allah’ın indirdikleriyle (onları inkar ederek hükmetmeyenler) kafir olur.” diye anlayacaktı.

“Şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddessîr: 48) ayetinden hareketle şefaati inkar edenler, Google‘da “şefaat” yazıp ayet-i kerime arama yerine siyak-sibak ilmine vakıf olsaydı önceki ayetlerde ölmeden önce ceza gününü yalanlayanlara şefaatçilerin şefaatinin fayda vermediğini (Müddessir, 46-7) görecek, Taha (109) suresinde ki ayeti kerimeye baktığında da Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler arasında şefaatin olduğunu görecek, Müddessir süresindeki ayetin kafirler, şefaatin caiz olduğunu bildiren ayetin ise Müslümanlar hakkında olduğunu anlayacaktı.

Ebu Zerr (r.a.) Allah Rasulü’ne (s.a.v.) önce hangi mescidin yapıldığını sorar, Efendimiz’in “Mescid-i Haram” şeklindeki cevabı üzerine, “sonra hangi mescid” der, “Mescid-i Aksa” cevabını alınca da, üçüncü defa “Kem beynehuma/İkisi arasında ne kadar bir zaman var?” diye sorar; Allah Rasulü de (s.a.v.) “kırk yıl” buyurur(Müslüm, Mesâcid, H no: 1145). “Hz. İbrahim’le Hz. Süleyman arasında 1000 yıldan daha fazla bir zaman var.” diyerek iki mescidin inşa tarihi arasında 40 yıllık bir zaman olmasının hakikati yansıtmadığını söyleyen ve bu söylem etrafında fırtına koparanlar, Kur’an ve Sünnet arasındaki irtibatı çözebilseydi ya da Kur’an meali müktesabatını biraz da olsa aşabilseydi, hadisi inkar etmeyecek belki de şunları söyleyecekti, “Hz. İbrahim, oğlu İsmail’i eşi Hacer’le birlikte Mekke’ye bıraktığında Kabe-i Muazzama vardı(İbrahim:37), daha sonra ise Kabe’yi büyüyen oğlu İsmail’le mevcut temelleri üzerine yükseltti(Bakara: 127). Yeryüzünde yapılan ilk binanın Kabe olduğu(Al-i İmran: 96), Hz. İbrahim’in İsmail’i Mekke’ye getirdiğinde Kabe’nin temellerinin orada durduğu(İbrahim:37), Al-i İmran Suresi’nde geçen ayette ki “وضع” fiilinin bir şeyi bina etmek, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le birlikteki ameliyesini konu edinen Bakara Suresi’nde ki ayette geçen “يرفع” şeklindeki fiilin yine ayette zikredilen القواعد /temeller üzerine bir yükseltme olduğu hakikatine vakıf olanlar, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yapmadığı, tamir ettiği, Beytullah’ın inşasının da esasta 6 devreye ayrıldığını bilecek böylece iki peygamber arasında bin yıl olmasına bakarak Ebu Zerr’in rivayetini reddetmeyecek, hadiste geçen “kırk yıl” ifadesiyle Kabe ile Mescid-i Aksa’nın ilk olarak yapıldığı tarihlerin kastedildiğini anlayacaktı.

Eczacı Gibi

Batı’nın “demitoloji” eskisini pazarlayan Öztürk de, eğer Kur’an’a vakıf olsaydı, Allah Tela’nın cahillerden olmaması için Hz Nuh’a vaaz ettiğini(Hûd: 46), “Allah size ne güzel vaaz ediyor” (Nisâ: 58) mealindeki ayeti ve mevzu ile alakalı diğer Kur’anî beyanları hatırlasaydı Allah’ın en büyük vaiz olduğunu görecek ve “vaaz” etmekten, istihzaî bir ameliye olarak bahsetmeyecekti.

Eğer Öztürk, Kur’an-ı Kerim’i mealler üzerinden değil de Kur’an’ın kendinden okusaydı (belki okuyor da belli etmiyor) “vaaz”ın ne demek olduğunu anlamaya biraz daha yaklaşacak, onunla istihza etmeyecek bilakis Rudolf Bultmann gibi Protestanları taklit etmekten, “vaaz etmeyi” daha önemli görecekti.

Hafız ya da bütüncül okuma derken, bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumayan ve bu yüzden sattığı ilacın hangi hastalığa deva olduğunu bilmeyen eczacı gibi Kur’an-ı Kerim’den habersiz hafızları ya da meal muhafızlarını kasdetmediğimiz açıktır.

Ahlaki Kriz

Mustafa Öztürk, hafız olmadığından ya da Kur’an’ın bir ayetine mana verirken konuyla alakalı diğer ayetleri hatırlayacak bir hafıza ya da okuma disiplinine sahip olmadığından Mekke müşrikleri ya da Josef’in ağzıyla Kur’an’daki kıssaların bir kısmına masal derken Allah’ın Kur’an’da kaç yerde kıssalardan “hak” yani yalan olmayan, gerçekte yaşanmış hadiseler diye bahsettiğini hatırlamıyor ya da hatırlıyor fakat ciddiye almıyor. Kur’an’ın bir kısmına masal diyen kişi için her iki durumda geçerli olabilir. Burada garip olan şu ki Charlie Hebdo, Allah Rasulü’ne (s.a.v.) hakaret ederken ayağa kalkan Müslümanların bir ilahiyat hocasının Allah’ın ayetlerine masal demesine “akademik özgürlük” diyerek sessiz kalmasıdır. Aslında bu durum Müslümanların ne kadar derin bir ahlakî kriz yaşadıklarını göstermektedir.

“İndirilen Dinciler” Niçin Sessiz?

Konuşmasına “uydurma” diyen birisine öfkelenmek buna mukabil hakikat olduğu bizzat Allah Teala tarafından beyan edilen Kur’an’daki kıssalara masal diyen adamalara müsamaha göstermek, beşer sözünü Allah Kelamından daha âlî görmek anlamına gelir. Sünnet’e ittibayı emreden ayet-i kerimeler fehvasınca Kur’an-ı Kerim’i, Sünnet-i Seniyye’yi dikkate alarak anlamak gerektiğini söyleyen Müslümanları, “uydurulan dine” inanmakla itham edenlerin, ayetlere mitoloji diyen Öztürk’e sessiz kalmaları amaçlarının “Sahih Din” terkibiyle İslami tahrif etmek olduğunu göstermesi açısında dikkati câliptir.

Hulasa

Tahrif edildiği zahir olan bir kitabı esas alarak tek bir ayeti bile değişmeyen Kur’an’ı tashih etmeye kalkışmak, bir alimi dinleyen cemaatin, “Bizim yanımızda tahrif edilen bir kitap var ya da hurafe anlatan bir hocamız mevcut, bu söyledikleriniz onların beyanına aykırı” deyip onu reddetmesine benziyor. Bir alimi hurafeyi esas alıp reddetmek nasıl akla ziyan bir ameliye ise, muharref kitaptaki bir mesele de niçin Kur’an’da yok diye sormak ve bu soru üzerinden Hz. İsa’nın beşikte konuşmasını sorgulamak da o derece yanlıştır. Tarihçilere ait eksik ve sığ verileri dikkate alıp Allah’ın ayetlerine masal demek de insanın sahip olduğu bütün kıymet vasıtalarına ihanettir.

Felsefi metinlerini tercüme edenler külli manada bir tepkiye muhatap olmamak için kavramlar üzerinde oynama yapıp, kelimeleri muhtevasından daha ziyade karşı tarafın bakışına göre değerlendirmiş, bu yüzden “felsefe”yi, “hikmet” olarak tercüme etmişti. Öztürk de “Masal ve Kurân” başlığına milletin büyük bir tepki vereceğini bildiğinden, protestan teolog Rudolf Bultmann tarafından Yeni Ahit’i kurtarmak için kurgulanan mitolojiden arındırma ameliyesi demitolojizasyon kelimesini tercih etti ve yazısına “Demitolojizasyon ve Kur’an” başlığını koydu (bk. Öztürk, a.g.e., 77-8).

Müslüman bir topluma hitap ettiğinden ya da bir takım şeyleri açıktan söyleyecek zamanın henüz gelmediğini düşündüğünden başlıkta “masal” kelimesini kullanmaya cesaret edemeyen Öztürk, yazının içerisinde hatta kitabın önemli bir bölümünde “Kur’an’da masal var” demekten çekinmiyor fakat bunu demitoloji gibi avamın vehle-i ûlada anlayamayacağı kelimelerle ya da, “bir gözün görmüyor.” demeye cesaret edemediği adama, “bir gözünüz görüyor” diyen kişi gibi, “Kıssaların tümünü kurgusal-fiktif anlatı kapsamında mütalaa etmek yanlıştır.” (Öztürk, a.g.e., 99) gibi bir ifadeyle bir kısmının uydurma olduğunu iddia ediyor. Bunu bazen sarahaten bazen de delaleten yapıyor. Yaşanmasına engel olamadıkları ayetleri, “Dinlemeyin bu Kur’an-ı” (Fussilet: 26) diyerek engellemeye çalışanlar nasıl izzet seli önünde çer çöp olduysa, ona masal diyenler de aynı akibete uğradılar ve uğrayacaklardır.

Ne gariptir ki fakültedeki birkaç saatlik dersi azalacak diye bildiri yayınlayanlar Allah’ın ayetlerine masal diyen Öztürk’e karşı sağır, kör ve dilsiz kesildiler. Halbuki Öztürk bu haliyle hem bütün ilahiyatları zan altında bırakmakta, hem de, Kur’an-ı Kerim’de ki kıssalara Mekke müşrikleri gibi “önceki milletlerin masalları”(Furkan:5) diyerek dışardan Kur’an’a saldıran Charlie Hebdo’dan daha tehlikeli adımlar atmakta, daha kalıcı tahribat yapmaktadır.

Esasında bütün mesele iki noktada temerküz ediyor: Öztürk ya bir proje adamıdır; oryantalizmden alınan memuriyeti gönüllü veya ödüllü olarak îfa ediyor, ya da bir hocanın rahlesinde sıra kitaplarını okumadığından yoldan uçuruma, bekadan fenaya savruluyor. En iyimser nazarla Öztürk’ün ikinci maddeye ait olduğunu düşünüyor ve zaman zaman sebbiyelerinde, “Ben de Arapça bilirim, nesebim muhterem bir hocaya dayanır, benden kuşkulanmayın.” amacıyla kullandığı, “Ben Emin Saraç Hoca’dan okurken…” şeklindeki ifadesinin gereğini yapmasını, zaman zaman katıldığı bu yüzden nasipdar olamadığı o derslere düzenli olarak katılıp, Hocamız’dan icazet almasını tavsiye ediyoruz. Böylece hem hatalarını düzeltir, hem Joseflerden özgürleşir, hem de -bize karşı konuşurken yaptığı gibi yanına oturttuğu bir kadının yanında “reddiye” diye “sebbiye” de bulunmaz, “O kadının ya birisinin eşi, ya birisinin annesi olduğunu hatırlar, iffet yarası kapanmaz.” der, “müeddep olmayı öğrenir, ahlak fakülteleri olarak da vazife îfa eden ilahiyatlarda gayri ahlaki” konuşmalar yapmaz.

Kur’an’a “masal” isnadında bulunarak onu itibarsızlaştırmaya çalışmak içinde bulunduğunuz zamanın en büyük münkerlerinden biridir. Allah’ın münkeri nehyetme görevi verdiği her Müslümanın -eğer imanı sorunlu değilse- bu zihniyetle mücadele etmesi zorunludur.

Öztürk’e, birinde küresel eşkıyaya, diğerinde ise içerden İslam’a yapılan hain saldırılara karşı koymak şeklinde iki cephemiz olduğunu hatırlatır; Kur’an’a saldırmaya devam ettiği müddetçe de “menzilimiz”den çıkmayacağını bilmesini isteriz.