Sahabe-i Kiram Hakkında Müslümanların Sahih İtikadı Nasıl Olmalıdır.Osmanlı Ulema ve Hulefasından Ömer Nasuhi Bilmenin Bu Değerli Eserini Okumak İçin Tıklayınız.

Müfessir Mevlana İmam Alusinin İbni Arabi ve İbni Teymiye Hakkındaki Görüşleri

Yayınlanma Manşet

Not : Bu yazı Ebubekir Sifil Hocaefendinin Makâlât’ul Kevserî Tercumesi 1.cildinin sahife 179 'daki 10.dipnotudur. İlgili kısmın yayınlanmasında musade ettikleri için Ebubekir Sifil hocamıza ve aracı olan Muhlis Turan ( @muhlis_turan ) hocamıza teşekkür ederiz. Cenab-ı ALlah ömürlerine bereket versin , kalemlerini kuvvetli kılsın .

İbn Mâni', İmam el-Kevserî’nin bu ifadelerine [1] düştüğü notta şöyle der:

el-Âlûsî, tefsirinin baş taraflarında İstanbul ulemasına dalkavukluk etmek için bazı şeyler zikretmiştir. Nitekim tefsirin telifini tamamladığında, Osmanlı Devleti nezdinde bir mevki edinmek için onu dönemin Şeyhülislamına götürmüştür. Bu sebeple tefsirin baş taraflarında İbn Arabi’yi methetmiş, ibn Teymiyye'yi de onun görüşlerini reddettiği için kınamıştır. Ne var ki Bağdat’a döndüğünde Şeyhülislam İbn Teymiyye hakkındaki inancı değişmiş, ona övgüde bulunmuş ve Şeyhülislam [İbn Teymiyye] hakkındaki sözlerinden dolayı [Takiyüddîn] es-Sübkî'yi» kınamıştır . Bunu, Ğarâibu’l-Iğtirâb’da zikretmiştir.

Bu ifadelerin satır aralarından eni-konu bir Osmanlı antipatisi döküldüğü dikkat çekmekteyse de, burada bu nokta üzerinde durmayacağız. İbn Mâni'in bu ifadelerinin, el-Âlûsî’nin konu hakkındaki gerçek tavrını yansıtmaktan uzak olduğuna şaşırmamak gerekir. Onun, meşrebini yansıtan çarpıtmalarını şöyle ifade edebiliriz.

el-Âlûsî, ikbalini Batılı devletler -bilhassa İngiltere- marifetiyle oluşturulan Osmanlı hilafeti aleyhdarlığı kampanyasında görenler dışındaki her samimi Müslümanın tabii tavrı olduğu üzere Osmanlı hilafetine bağlı bir alim ve bir mutasavvıftır. Bütün hayatı boyunca böyle yaşamıştır. Dolayısıyla çarpık ve anormal olan, onun Hilafet merkezine bağlılığını "dalkavukluk" olarak gören tutumdur!

el-Âlûsî, Sultan Abdülmecid zamanında 1851 yılında İstanbul’a seyahatinden önce İbn Arabi ve İbn Teymiyye hakkında ne düşünüyorsa, Bağdat'a döndükten sonra Hilafet merkezine seyahatini anlattığı Ğarâibu'l Iğtırâb'da da aynı tavrı devam ettirmiştir. Bu eserde ibn Arabi'nin adını her zikrettiği yerde onu "Şeyh-i Ekber kuddise sirruh" ifadesiyle anmaya özel bir itina göstermesi bir yana, İstanbul'dayken İslami ilimlerin hemen her alanında verdiği pek çok icazet içinde, birçok Tasavvuf büyüğü yanında İbn Arabi'nin eserlerini ihtiva eden icazetleri zikretmiş olması (290) bu söylediğimizi teyit eden önemli bir göstergedir. Hatta bir mecliste muhatap olduğu "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn hakkında ne dersin?" sorusuna, sorunun ilk kısmın, vurgulayarak "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn!" diye mukabele etmiş; devamla Şeyh-i Ekber hakkında daha önce söylediklerini özetledikten sonra Abdülbâkî el-Ömeri Efendi'nin onu metheden bir kasidesini tekrarlamıştır.

Daha sonra, Ğarâibu'l-İğtirâb'ı kaleme aldığı dönemdeki kanaatini de "Şimdi diyorum ki diyerek şöyle zikretmiştir:

"Şeyh'in (k.s) ilmen ve amelen kadrinin yüceliğinde şüphe yoktu. Onun müteşabih sözlerinin kendisi ve ona emsal kimseler arasında en güzel mahmilîne hamli söz konusu ise de, o sözleri kitaplarda tedvin etme gereği hissetmesinin sırrını bilmiyorum. O sözlerin, [itikadı ve anlayışı] zayıf birçok müstümanın dalalete düşmesine kuvvetli bir sebep teşkil ettiği açıktır. Bahse konu sözlerin Kur'an ve Sünnet'teki müteşabihlere kıyas edilmesi anlayış sahiplerinin rıza göstermeyeceği bir tutumdur. Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) Fusüs'taki şeylerin tebliğini, Kur'an ayetlerini tebliğ zamanından sonraya, hicretten yaklaşık 600 sene sonra Muhyiddîn'in geleceği zamana tehir etmiş olmasındaki, Muhyiddîn geldikten sonra onları rüyada kendisine vererek, "Bunları insanlara açıkla” diye emir buyurmasmdaki, bunun üzerine Muhyiddîn'in de onları tek harfini dahi değiştirmeden insanlara açıklamasındaki sırrı da bilmiyorum. "

Bunları söylerken işin hakikatindeki sırrı inkâr etmek niyetinde değilim. Bunun, “daha dehşetli ve daha acı" (54/el-Kamer, 46) olan inkârdan hiçbir farkı yoktur. Bilakis söylemek istediğim sahipleri nezdinde malum ise de, benim bu sırrı gerçekten bilmediğimdir. "

Özetle ben, onun kadrinin yüceliğine inanıyor, sair ahvalini ise onun gizli ve açık hallerini bilene (c.c) havale ediyorum. Münkirlerin yaptığı gibi onun hakkında derine dalmama Allah razı olmaz. Bu, alimlerden sadır olmaması gereken fuzuli bir meşgaledir..." (a.g.e., 145)

el-Âlûsî'nin İbn Teymiyye hakkındaki inancının değiştiği iddiasına gelince, bu da doğru değildîr. Esasen el-Âlûsî'nin "Selefîlik" anlayışı ile günümüz Vehhâbîlerinin anlayışı arasında dağlar kadar fark vardır. Bunun en açık delili, el-Âlûsî'nin Ğaraibu'I-İğtirâb'da, Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi ile aralarında geçen mübaheseleri anlattığı bölümde yer verdiği tesbitlerdir. Orada İmam el-Eş'ariden, -başta İbn Arabî olmak üzere- "Sûfiyye’nin ileri gelenleri" ne kadar Vehhâbîlerin adını duymaya bile tahammül edemediği birçok ismin "Selefiyyu'l-akide" olduğunu söyler ki (bkz. 384 vd.) bu husus aynı zamanda, el-Âlûsinin. İstanbul seyahatinden» önce hangi çizgideyse, seyahat sonrası da aynı çizgide bulunduğunu gösteren çarpıcı bir durumdur!

el-Âlûsî, kendisini "Selefiyyu’l-akîde" olarak tavsif etmekte ve muahhar Kelam alimlerinin çizgisini isabetli bulmamaktadır. Bununla birlikte onlar hakkındaki düşüncesi de Vehhâbîlerinkinden ve onların "imam" olarak gördüğü İbnu'l-Kayyım'ınkinden çok farklıdır. Eş'arî ve Mâturîdî alimlerden bahsederken gösterdiği itina ve ihtiram gözden kaçmayan hatta onlardan "Sâdâtunâ" (Efendilerimiz) diye bahseden (bkz. a.g.e., 283) el-Âlûsi, meşhur el-Kasîdetu'n-Nûniyye'sinde Eş'arîlerle ilgili olarak "Eş'arîlerin “lâm'ı, Yahudi'lerin "nûn'u gibidir" diyen İbnu'l-Kayyım'ın bu tutumuna iştirak etmediğini belirtir ve şöyle der "Eş’ariler hakkında İbnu'l-Kayyım'ın dediği gibi demiyorum. Yahudilere, "hıtta (bizi affet) deyin" dendiğinde buna bir "nûn" ekleyerek "hınta" (bize buğday ver) dediler. (Konuyla ilgili olarak rivayet tefsirlerinde 2/el-Bakara, 55 ayetinin tefsiri esnasında sevk edilen rivayetlere bakılabilir,) Eş'arilerse "Rahman Arş'a istiva etmiştir" denildiğinde "(buradaki "İstivâ") "istevlâ" (hükmetti, hakimiyeti altına aldı anlamındadır) derler." (Bkz. Ğarâibu'l-İğtirâb, 388. ibnu'l'Kayyım'ın el-Âlûsi tarafından nakledilen ifadesi için bkz. el-Kasîdetu'n-Nûniyye, 1930 numaralı beyit, ibnu'l-Kayyım'ın oradaki ifadesi şöyledir: "Yahudilerin "nûn”u ve Cehmi (yye)'nin "lâm"ı, Arş'ın Sahibi'nin vahyine yapılmış iki ziyadedir...")

el-Âlûsî, bu İlmî sohbetin devamında İbn Teymiyye'nin Allah Teala’nın cisim olduğu görüşünü savunduğunu söyleyen Şeyhülislam'a, İbn Teymiyye'nin cismiyet görüşünü benimsediğinin mutlak olarak söylenemeyeceği şeklinde mukabele etmiş, Şeyhülislamın, İbn Teymiyye'nin Arş'ın nev'î kıdemi görüşüne kail olduğunu söylemesi üzerine de, "Bu görüşü İbn Teymiyye'ye ed-Devvâniden başkası dikkate alınmaya değer tarzda nisbet etmemiştir" demiştir.

Oysa bu görüşlerden ikisinde de Şeyhülislamın haklı olduğu gün gibi aşikârdır. Zira hem Allah Teala'nın -haşa cisim olduğu iddiası, hem de Arş'ın nev'î kıdemi görüşü İbn Teymiyye tarafından açıkça dile getirilmiş ve savunulmuştur. (Örnek olarak bkz. İbn Teymiyye, Beyânu Telbîsi'l-Cehmiyye, Muhammed b. Abdirrahmân b. Kasım thk., I,118 (krş. Yahya b. muhammed el-Hüneydî vd. thk., I, 400-1); Muvâfakatu'Ma'kûl, I, 64, 75, 142, 210, 245...; II, 74...; Minhâcu's-Sünne, I, 83,109, 224; Mecmû'u'l-Fetâvâ, XVIII, 239; Şerhu Hadîsi'n-Nüzûl, 161...)

Dolayısıyla burada şunu söylemek hakikatin ifadesi olacaktır: Allâme el-Âlûsî, İbn Teymiyye'nin bu görüşlerinden haberdar değildir. Haberdar olsaydı bu tavrını devam ettirir miydi? Allâhu a'lem!..

el-Âlûsinin İmam es-Sübkî hakkındaki tavrına gelince; Şeyhülislam Ârif Hikmet Efendi, mezkûr İlmî sohbetin sonunda İmam es-Sübkinin İbn Teymiyye'yi zemmettiğini söylemiş, el-Âlûsî de bu durumu "akranların birbirini kıskanması" ile açıklamıştır. Oysa bizzat kendisi tefsirinde es-Sübkî'nin İbn Teymiyye'yi tenkit ettiği hususlarda tavır olarak es-Sübkinin yanında, İbn Teymiyye'nin karşısında yer almıştır. Bir mecliste bir lafızla verilen 3 talakın tek talak sayılması (II, 137), Cehnennem azabının sonsuzluğu (I, 306 vd.) gibi meseleler buna örnektir.

Kaldı ki İbn Teymiyye’nin bizzat kendisi İmam es-Sübkînin talak konusundaki reddiyesini okuyunca, "Bu bir fakihin reddiyesidir" demiş, reddiyeyi methetmekten başka bir şey yapamamıştır. (es-Safedî, el-Vâfî, bi'l-Vefeyât, XXI, 167.) Dolayısıyla el-Âlûsinin burada meseleyi "akranlık"la izah etmesi hakikat-i hale aykırıdır!

Öyle ya da böyle, bu seyahatten sonra el-Âlûsinin İmam es-Sübkî hakkındaki kanaatinin değiştiğini söylemenin hiçbir dayanağı yoktur. En azından bu iddiayı Ğarâibu 'l-Iğtirâb'dan refere etmek mümkün değildir...

Bu seyahatte dönemin Sadrazamı ve Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi ile müzakereleri neticesinde (onlardan etkilenerek) birçok konuda fikir değiştirdiğini yine Ğarâibu ‘Iğtirâb'dan (225) öğreniyoruz. Ancak bu, ibn Mâni'in kastettiği istikamette değil, tam aksi doğrultuda olmuştur.

Alâ külli hâl, kendisini "Selefiyyü'l-akîde" olarak nitelendiren el-Âlûsinin İbn Teymiyye konusundaki bu tavrının Vehhabî çevreyi tatmin etmeye asla yetmeyeceği açıktır. Nitekim Münîr ed-Dimaşkî'nin Rûhu'l-Ma'âniye yazdığı talikler bu tesbiti doğrulamak için fazlasıyla yeterlidir.. 

Dipnot 

[1] Burada Allame Kevseri Rahimehullahın dedikleri şunlardır :

 - Müfessir el-Âlûsi tefsirinin mukaddimesinde ona ve kelâm-ı nefsiyi inkar eden yandaşlarına oldukça güzel cevablar vermiştir. Dolayısıyla burada onunla uzun uzadıya iştigal etmeye gerek görmüyoruz.