Sahabe-i Kiram Hakkında Müslümanların Sahih İtikadı Nasıl Olmalıdır.Osmanlı Ulema ve Hulefasından Ömer Nasuhi Bilmenin Bu Değerli Eserini Okumak İçin Tıklayınız.

Kutlu Doğum mu Mevlid mi?

Meknûn tarafından yazıldı.. Yayınlanma İktibaslar

Efendimiz (sas) Fil yılında Rebi’ül evvel ayının on ikinci gecesi (pazartesi) dünyaya teşrif buyurdular. Bu tarih miladi takvime göre 571 yılının Nisan ayının yirmisine tekabül etmektedir. Müslümanlar; öteden beri Efendimizin dünyaya teşrif buyurdukları gün ve geceyi idrak etmeye çalışmışlardır. Mevlid merasimleri her memlekete göre değişiklik arz etmiştir. Osmanlı Coğrafyasında ise Süleyman Çelebi Hazretlerinin yazdığı Mevlid-i Şerif okunması mübarek gün ve gecelerde esas alınmış; Mevlid kıraati ile beraber aşr-ı şerifler, ilahiler ve ikramlar geceyi süslemiştir. Süleyman Çelebi Hazretlerinin mevlidi muhtelif lisanlara çevrilmiş; Osmanlı Coğrafyasında Kürtçe’den Rumca’ya kadar çeşitli lisanlarda mevlid okunmuştur.

Mevlid Kandilini ilk kutlayanların Şii Fatimiler olduğu, Osmanlı’ya da Fatimilerden geçtiği iddiası ümmetin gündemini uzunca bir süre meşgul etmiştir (maalesef hala da gündemimizde yer almaktadır). Bu hususta pek çok makale/kitap telif edilmiş; en son Ehl-i Sünnetin yıldız alimlerinden Seyyid Muhammed bin Alevi el-Maliki Hazretleri “Havle’l-İhtifal bi-Zikra’l-Mevlidi’n-Nebeviyyi’ş-Şerif” isimli eseri ile Mevlid-i Nebi’yi ilk kutlayan kişinin Efendimiz (sav) olduğunu ispat etmiştir. Buna rağmen tartışmalar nihayete ermemiştir.

Kutlu Doğum Haftası

1989 yılından beri ülkemizde Nisan ayının yirminci gününü de içine alan hafta Kutlu Doğum Haftası olarak idrak edilmeye çalışılmaktadır. Başlangıçta Mevlid Kandilinin yaz aylarına denk gelmesi nedeniyle; öğrencilerin katılımını sağlamak amacıyla ihdas edilen Kutlu Doğum Haftası maalesef Ehl-i Sünnet çizgisi ile bağdaşmayan bir hale getirilmeye çalışılmaktadır.

İslam’da Kandil gecesi olarak bir tek “Kadir Gecesinin” olduğunu, diğer Mevlid Kandili başta olmak üzere Berat, Regaib ve Mirac Gecelerinin bir önemi olmadığını, iddia eden çevrelerin Kutlu Doğum Haftası konusunda sessiz kalmalarını şimdilik bir kenara bırakalım ve bizlerin gördüğü aksaklıklara değinelim.

Medeniyet İddiası ve Takvim

İnsanoğlu zamanı bilmek, önemli olayların zamanını unutmamak adına takvimi kullanmıştır. Her milletin daha doğrusu her medeniyetin kendisine has bir takvimi mevcuttur. Yahudiler kendilerine has İbrani takvimini, Eski Türkler on iki hayvanlı takvimi kullanırken antik Maya uygarlığının bile kendisine has ölçüsü vardır. Hıristiyanlar Hazreti İsa as’ın doğumunu esas aldıklarını iddia ettikleri ve Papa XIII. Gregoir tarafından tekrar düzenlenen Gregorien Takvimi/Miladi Takvimi kullanmaktadır. İslam Medeniyeti de Hazreti Ömer zamanında Hicreti başlangıç kabul eden kameri takvimi kullanmaya başlamıştır. Osmanlı Coğrafyasında da kullanılan Hicri Takvim 1925 yılında terk edilmiş ve Miladi takvime geçilmiştir. Ancak dini günler ve geceler Hicri Takvime göre hesap edilmeye devam etmiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1989 yılında Kutlu Doğum Haftası Miladi Takvime göre kutlanmaya başlamıştır ve gelinen noktada Mevlid Kandilinin yerini almış/alacak gibi gözükmektedir. Kimi mütedeyyin çevrelerde Mevlid Kandilinde görmediğimiz heyecan ve organizasyonlar maalesef Kutlu Doğum programlarında görülmektedir. İşin en hazini ise Müslümanlara ait bir dini günün/haftanın tayininde bize ait olmayan bir takvimle yapılan hesabın dikkate alınmasıdır ki yarın bu farklı yaklaşımları beraberinde getirecektir.

Medeniyet iddiasında olan her millet ve kültür arz etmeye çalıştığımız gibi kendisine has takvimle zamanı işaretlemiştir. Hıristiyanlar Paskalya’yı, Yahudiler Yom Kippur’u Hicri takvime göre belirlemezken bizim Efendimizin (Sav) doğum gününü artık Miladi Takvime göre daha bir heyecanlı olarak kutlamamız nasıl izah edilebilir? Bu bizim müstakil, kendine has ve tevhidi (şirkten ve şirkin tesirlerinden arındırılmış) bir medeniyet olma iddiamızdan yavaş yavaş vazgeçmemiz anlamına gelmez mi?

Burada sorulması gereken en önemli soru şudur: Kutlu Doğum Haftası dışındaki diğer mübarek gün, gece ve aylar Miladi Takvime göre belirlenmeye kalkılırsa ne olacaktır? Daha açık soralım; birisi çıkıp Ramazan-ı Şerif kameri ayların dokuzuncusu; o zaman biz oruç ayı olarak Miladi Takvimdeki dokuzuncu ayı yani Eylül ayını esas alalım derse tavrımız ne olacak? Size uzak bir ihtimal gibi gelebilir, faraza demeyin çünkü bugün Amerika’da namaz vakitlerini sabitleyen hatta farz olan Ramazan orucunu Aralık Ayına sabitleyen gruplar var ve bunların müntesip sayısı hiçte azımsanmayacak kadar fazla. Ramazan orucunu yılın herhangi bir ayında sabitlemek isteyen birisi “ Siz Kutlu Doğumu Miladi Takvime göre kutluyorsunuz bende Ramazan Ayını Miladi Takvime göre tespit ediyorum” derse diyebilecek çok şeyimiz yoktur. Amerika’da bir üniversitenin salonunda birkaç yıl önce kadın/erkek karışık kılınan Cuma Namazının bir benzerinin mezkûr olayın hemen akabinde İstanbul’da üstelikte bir cami-i şerifte tekrar edildiğini hatırlatmamız zannederim korkumuzun yersiz olmadığına en büyük delildir.

Havai Fişek ve Efendimiz

Bu seneki Kutlu Doğum programlarında şahit olduğumuz en acı hadiselerden birisi de Kutlu Doğum Programları esnasında atılan havai fişekler oldu. Tevazuun ve mahviyetin zirvesinde bir Nebiden bahsederken alabildiğine şaşaanın ötesine geçip havai fişek atmak Batı Taklitçiliği değil midir? Kimlerin doğum günü törenlerinde havai fişek kullandığını biz bu satırlarda zikretmeyelim. Ancak kendisine her türlü zulmü reva gören Mekke’nin Fethi sırasında başını tevazuundan, mahviyetinden devesinin hörgücüne değecek kadar eğen bir Nebi’nin ümmeti bu duruma düşmeli miydi demeden geçemiyoruz. Stadyumlarda idrak edilmeye çalışılan, adeta resmi bayramlara nazire yaparcasına kutlanan bir takım merasimler, Efendimizi yâd etmek ve hatırasını yaşatmaktan çok; merasimi düzenleyen cemaatin gövde gösterisine dönüşüyor.

Çağdaş Mevlid (!)

Bu sene apayrı bir mevlidimiz(!) daha oldu. Kantant Mevlid. Bizim ilahiyatçılarımızın Süleyman Çelebinin yazdığı Mevlid-i Şerif konusunu yukarıda arz etmeye çalıştım. Ancak ne var ki bu çağdaş mevlidimiz konusunda Yeni Asya gazetesi dışında gür bir ses çıkmaması bendenizi düşündürdü.

Süleyman Çelebinin neşrettiği Mevlid-i Şerif; Cumhurbaşkanlığının desteği ve Diyanet İşleri, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin organizesi ile Besteci Selim Ada’ya yeniden bestelettirildi ve Devlet Opera ve Balesi Sanatçıları tarafından (452 kişilik bir koro) seslendirildi. İşin başında mütedeyyin insanlar olunca bizim camiamızda pek ses soluk çıkmıyor lakin işin en vahimi de bu. Yani bizden olanların yaptıkları hatalara/yanlışlara itiraz etmememiz veya görmezden gelmemiz, emri bil maruf ve nehyi anil münker vazifesini terk etmemiz işi kalıcı hale getiriyor. Bir süre sonra yapılan itirazların ise hükmü olmuyor.

Bakınız; burada bir meselenin/asırlarca ibadet niyeti ve kastıyla yapılan bir işin dejeneresinden çok daha farklı bir durum vardır. Koro kadın/erkek karışıktır, kadın sanatçılar tesettürlü değildir. Abdestli olup olmadıkları şüphelidir. Kadın sesinin Ehl-i Sünnete göre hükmü bellidir. Etti mi size üç haram… Daha başlangıcında bu kadar haram olan bir işin akıbetinden nasıl bir hayır beklenir ki? Operada kullanılan çalgıların haramlığını geçtim ama bir de işin kilise müziğine benzemesi var. Teşebbühün/ gayri Müslimlere benzemenin hükmü herkesçe malumdur ve izahata gerek yoktur. Dün camilerdeki saatlerin gonklarını camiye kilise havası veriyor diye iptal eden Müslümanların bugün kilise müziğinin dini ibadet formuna girmesine ses çıkarmamalarına ne demeli? Hislerimiz mi iptal ediliyor yoksa algılarımız mı değişti?

Bakınız; burada kendi musikimizin de tahribi meselesi ayrı bir yazı konusudur. Mevlid-i şerif bizde solo yani bir kişi tarafından okunur. Opera türünde ise koro şeklinde Mevlidin okunması mevcuttur ki; koro ile ilahi okunması kilisenin âdetidir. Şimdi bu durumu bizim klasik; Osmanlı’dan miras kalan tasavvuf musikisi ile izah edebilmek mümkün değildir. Musiki alanında söylenecek en önemli söz ise; Itri’nin Salat-ı Ümmiyesinin makamını beğenmediniz de yeniden bestelettirdiniz? Üç asırdan beri insan ruhuna etkisinden bir nota bile yitirmeyen o güzelim besteden vazgeçmek bu kadar kolay mı olmalıydı?

Gül Dağıtma

Bizim medeniyetimizde gülün ayrı bir yeri vardır. Gül ile bülbülün aşkı edebiyatımızın ana temalarından birisi olmuş; Gül çinide ve Edebiyatta Efendimizi simgeleye gelmiştir. Hatta Mesnevi-i Şerif Şerhinde; Hazreti Şarih Tahirül Mevlevi Hazretleri; sabahları gülün üzerinde oluşan çiğ damlalarını figan gözyaşları olarak nitelendirmiştir.

Gelin görün ki; Kutlu Doğum Haftasında bir de gül dağıtma âdeti başlattık. Sokaklarda meselenin latif nüktesini anlamayanlara verilen bu güller; kimi eller tarafından iki dakika geçmeden yere atılıyor, çöp kovasına fırlatılıyor. Hâlbuki bizim kültürümüzde gül dağıtma yoktur. Birilerinin “zeytin dalı uzatma” safsatasından el çabukluğu ile kotarılan bu gül dağıtma meselesinin bu yüzünü geçsek bile; Efendimizi simgelediği kastıyla dağıtılan güllerin çöpe atılmasının mesuliyetini ve ağırlığını kaldırabilecek bir babayiğitte yoktur. Yine Efendimizi yâd etme adına dağıtılan gül lokumları ve gül suları da bu kategoride değerlendirilmelidir.

Ne Yapmalı?

Biz kadim bir medeniyetin müntesipleriyiz. Medeniyetimizin her alanı kendisine mahsus bir özelliğe haiz ve başka bir kültürden kopya çekmeyen, reaksiyoner olmayan bir mirasa sahibiz. Biz Efendimizi günde beş vakit kıldığımız namazlarda okuduğumuz salavat-ı şerifler ile zaten yâd ediyoruz.

Efendimizi yâd edeceksek; geniş kitlelere duyuracaksak bunun yolu başkalarından kopya çekme yöntemi ile aşırılan bir takım organizasyonlar, programlardan geçmez. Efendimizi biz geçmişte âlimlerimizin yaptığı gibi bir usul izlemeliyiz. Seminerler ve konferanslar tertip edilmesine kimse itiraz etmez. Ancak din işinde ehil olmayan kişilere Efendimizi anlattırmak cinayet gibi bir olaydan farklı değildir. Dinle, diyanetle dün ilişki kurmuş, dini temelleri sağlam olmayan kişilerin sırf şöhretli oldukları için bu tür programlarda konuşturulmaları vahim bir yanlıştır.

Burhan Dergisi - Ahmet Haliloğlu